4 Temmuz 2014 Cuma

OKUMA SANATI ÜZERİNE BİR DENEME


  [Bu denemem, MÜREKKEPBALIĞI dergisinin Kasım-Aralık 2013 tarihli ilk sayısında yayımlanmıştır.]


     Walter Winkelman, “Okuma Sanatı Üzerine” yazısının girişinde Goethe’den şu anekdotu nakleder: “Goethe, Eckermann ile Konuşmalar’ında doğru dürüst okumayı öğrenmek için seksen yıl harcadığını, yine de kendini bu ülküye tam ulaşmış saymadığını söyler. Goethe bu sözle besbelli okullarda öğrenilen okumayı değil, fakat bu melekeyi işlete işlete onu gerçek okuma sanatı hâline getirmeyi kastediyor ve ilerlemiş yaşında bile bu sanata istediği kadar sahip olamadığından dert yanıyor.”(1) 

     Okuma sanatı üzerine düşünüyorum… Okuma eylemi, Goethe’nin bile tam anlamıyla yapamadığını itiraf ettiği kadar zor mu? Elbette Goethe’nin “istediği” ile biz fânilerin “istediği” bir olmaz: Onun gayesi, büyük sanatkârlığının gereği olan yüksek beklentiler; fikrî ve rûhî mânâda erişmek istediği son noktalar olabilir. Ne olursa olsun, bu itiraftan şunu anlamalıyız ki; okuma eylemi, ancak sanat düzeyinde olursa kıymet kazanır. Belki Goethe’nin seviyelerine her okur çıkamayacaktır fakat onun bu arzusundan şu ders çıkarılmalıdır: Okurlar olarak bizim hedefimiz, okuma yolunda yetkin ve seçkin adımlar atmak; yâni, okuma sanatını öğrenip, bu doğrultuda ilerlemek olmalı…

OKUMAK, YETENEK İSTER

    
Hilmi Yavuz’un, çok sevdiğim ve katıldığım bir sözü var: “Kitap okumak, bir alışkanlık olmaktan çok, bir yetenek işidir bence. Bu yetenek, ilkokulda ortaya çıkar, ortaokulda gelişir, lisede ise yapılacak iş bu yeteneğe yön vermektir. Okuma yeteneği olmayan birini, okumaya yönlendirmek için ne yaparsanız yapınız, bir yararı olmaz. Tıpkı resim yapmak gibidir okumak..."(2). Hakikaten böyledir bu; okumak bir yetenek, -Selim İleri’nin yazılarında ara sıra vurguladığı gibi- bir sanattır. İyi bir kitabı anlayabilecek yeteneğe (yetkinliğe) gelebilmenin tek yolu, çok kitap okumaktır kuşkusuz. Kitaptan kastım, “iyi” yazarların “iyi” eserleridir tabii… Aksi hâlde, isterse bir kamyon dolusu “best-seller” okumuş (yâni ‘çok okumuş’) olsa da insan, bir arpa boyu bile yol almış olamaz… ["İyi kitaplar okumayan bir kimsenin okumuş olmasıyla câhil kalması arasında bir fark yoktur..." demiş Mark Twain.] Böylesine kısır ve sonsuz tekrarlardan mürekkeb bir okuma biçimi, “Benim oğlum bîna okur, döner döner bir daha okur” deyimini tahakkuk ettirmekten başka bir şey değildir…

ANDRE GİDE’İN TASNİFİ
    
    
Okuma sanatı hakkına düşünürken, aklıma, ‘Bunun bir önemi var mı?’ sorusu da geldi. ‘Kitabı açar okuruz. Bunun için, sanata gerek var mı? Okumayı bilmek, neden yeterli olmasın?’ Bu soruların peşini kovalayınca, ‘O kadar da değil’, dedim, ‘her kitabı, öyle çerez köşe yazılarını okur gibi, bir çırpıda okuyup kenara fırlatamazsın. Bazı kitapları okumak için ehliyet gerek. İşte okuma sanatı denilen şey de, bu ehliyet oluyor.’ Bu yargıya varmışken, büyük bir tesadüf eseri, o sıralarda okuduğum  André Gide’in günlüğünden şu cümleler çıktı karşıma: “Hâlâ bir kitaptan neler bekliyorum? Son bir ‘ruh zenginleşmesi’ mi? Boş bir bekleyiş: Benim yaşımda zarlar atılmıştır. Eğlenmek mi istiyorum? Pek o kadar da değil. Daha çok boş bir vakit geçirmek. Evet, okuyarak ‘kendimden geçmek’, kendimi unutmak istiyorum. Düşüncelerimin bu dağılışı beni her gerçek çalışmadan uzaklaştırıyor, içimdeki tembelliği teşvik ediyor…”(3)
     Görüldüğü gibi,  André Gide, kitapları iki kısımda değerlendirmiş: Ruhu zenginleştirenlerle, boş vakit geçirtenler…  Şüphesiz, faydalı okuma, ancak ‘ruhu zenginleştiren’, düşünce dünyamızı genişleten kitapları okumakla olur. Bu türdeki kitaplar, insan aklını kışkırtan ve böyle yapmakla da insana bir şeyler katan; o okumaların sonunda, kişiyi, bir öncekinden daha ileri bir düzeye taşıyan; yâni, okurluğunda rütbe kazandıran eserlerdir. Böyle eserleri hazmetmek de, okuma sanatını bilmek ve bu sanatın gereklerini yerine getirmekle olur. Tıpkı, iyi kitabı kötü kitaptan ayırabilmenin tek yolunun, bu sanatı bilmekten geçtiği gibi…
     Buna benzer bir ayrımı, Montaigne de yapar: O meşhur ve enfes eseri “Denemeler”in dördüncü cildinde, Tacitus’un “Târih” isimli kitabından söz ederken, bu kitabın, “okunmak için değil, öğrenmek ve incelemek için” olduğunu söyler.(4) Doğrusu, Montaigne’in bu ayrımını biraz yadırgadım. Sonra şu kanıya vardım: Montaigne, bu tür kitapların okunmasının elzem olduğunu; ve ‘okuma’ işinin de, ancak keyif aldığımız ve ‘okumak zorunda da olmadığımız’ kitaplara özgü olduğunu düşünmüş olabilir. Bu tasnife katılalım katılmayalım –ben katılmıyorum-, ortada şu hakikat var: Okuma sanatı, her çeşit okuma biçimi için lûzumludur…

İYİ YAZAR OLMANIN ŞARTI

     Okuma sanatı; başka bir deyişle, ‘sanatlı okuma’, okuma yolunda istekli bir yolcu olan okura, uzun kilometrelerden sonra, yazma ihtiyacını da yükleyecektir. Zaten aksi mümkün değildir: Yazar, ancak okur’sa yazar; ve ondan sonra da dâimâ, okur-yazar olarak kalır. İyi bir yazar olmanın yeri, okuma sanatının tezgâhıdır…
     İnci Aral, “Okumak ve Yazmak” başlıklı yazısında şöyle der:  “Yazma yeteneği; okuma birikimi ve sağlam bir dünya görüşüyle dengelenip gelişir. Okumadan yazamayız. Okuma zevki almamış, kitaplarla arasında şöyle böyle bir sevgi ilişkisi kurulmamış biri, yazmayı aklına bile getirmez. … Yazmaya özenmenin, anlatmayı öğrenmenin ve yazının derinliğini kavramanın öteki ayağı okumaktır.”(5)

RİTÜELLER

     Okuma sanatı, yedeğinde, birtakım ritüelleri de getiriyor. Lûzumludur bu ritüeller: Gereken cümlelerin altını çizmek, sayfaların kenarlarına işaretler koymak ve notlar almak gibi… Evet, anlaşıldı sanırım: Kitap, kalemsiz okunmaz!... Benim için kalem, kitabın en önemli uzvudur. Eğer –hani olmaz ya- yanıma kalem almayı unutup da dışarı çıkmışsam, elimdeki kitabı okurken huzursuz olurum. Bir kırtasiyeye girip kalem alana kadar da, altını çizeceğim ve(yâ) notlar alacağım yerleri aklımda tutarım… Bunun, bana özgü bir takıntı olduğunu zannedip ürktüğüm olmuştur; fakat pek çok iyi okurun ve okur-yazarın da bu biçimde okuduklarını öğrenince, rahatladım. Misal, Nermi Uygur. “Birkaç Okuma Alışkanlığı” başlıklı denemesinde diyor ki:  “Beni okurken gören biri, ne yapıp ettiğimi iyice saptamadan, okuduğum değil, yazdığım sanısına kapılabilir çoğu kez. Azıcık dikkat eder de bir şey yazmadığımı anlayınca, kitaptan bir şeyler aktardığımı düşünebilir. Ne yapıp ettiğime zaman ayıran biriyse, kimi kısa kimi uzun uzun aralıklarla, kitapta bazı sözcüklerin, satırların altını çizdiğimi; sayfa kenarlarını, bâzan yinelenen bâzan birbirine benzemeyen birtakım çentiklerle bezediğimi görür…”(6)
    
     Hayır hayır; kesinlikle bir takıntı değil bu, okuma sanatının gereklerinden olan bir ritüel: İyi kitapları hakkını vererek okumak, ancak elde kalemle sayfa kenarlarına notlar alarak, satırların altlarını çizerek olur. Onlardaki sanata, öneme işaret koyarak… O işaretler ve notlar, okurun ufkunu açacak, fikir dünyasını zenginleştirecektir şüphesiz…

BİR KİTAP: “OKUMAK SANATI”

    
Kötü kitaplar arasında ömür tüketmemek için eleştiri okumak nasıl gerekliyse, okuma sanatından nasibini almış olanların sözlerine kulak vermek de o kerte lûzumludur. Bu denememe vesile olan “Okumak Sanatı” kitabı, bu sanatı öğretmek iddiasında olan bir kitaptır. Bu kitaptan kısaca söz etmek istiyorum:

     Hakkı Arık’ın tercüme ettiği ve Ahmet Hâlit Kitabevi’nin 1944 senesinde neşrettiği “Okumak Sanatı” kitabının yazarı, Paul Nyssens. Adını daha önce hiç işitmediğim bu yazarı internette aradım ve Wikipedia’nın Fransızca sayfasında buldum. Yer darlığı nedeniyle tanıtamayıp, sayfanın linkini vermekle iktifâ etmek zorundayım:
http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Nyssens

     Tercümede, ne yazar, ne de kitap hakkında bilgi verilmiş; palas pandıras konuya girilmiş. Yine internetten bulduğum bilgiye göre söylersem, “Okumak Sanatı”nın, 1936’da yayımlanan “Comment lire et étudier avec profit” kitabının çevirisi olduğunu söyleyebilirim.

     Çok hoş bir alıntıyla (“İyi seçilmiş kitap kolleksiyonu, hakîki bir üniversite tahsîli değerindedir.” Carlyle) açılan kitap, dokuz bölümden oluşuyor. Bunlar, sırasıyla; “Şahsî Gelişim”, “Tam Gelişim ve Başarı”, “Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler”, “Sağlık Koruması”, “Vakit Meselesi”, “Okunacak Kitapların Seçilmesi”, “Edebî Terbiye”, “Nasıl Okumalı” ve son olarak “Fişlerle Tasnif”

     “İyi okumak, okunacak şeyi iyi seçmek ve; zamandan, gayretten ve paradan tasarruf etmek demek olduğundan, şu kitapçıkta biz bunları göstereceğiz.” iddiâsındaki yazarın, kitabın tümüne yaydığı iyi/verimli okumak hususundaki (derlemeye ve özünü vermeye çalıştığım) tavsiyelerine kulak verelim:
*Çabuk ve hızlı okuyunca aklınızda bir şey kalmıyorsa, yavaş ve dikkatli okuyun.
*Düzenli çalışın ve her şeyi zamanında inceleyin.
*Gramer kaidelerine dikkat edin, imlâ hatâsı yapmayın.
*Güzel ve okunaklı yazmaya bakın.
*Bir konuyu anlamak güç geliyorsa, o konuyu bölümlere ayırın. Bir meseleyi, bir noktayı ele alıp, onu öğrenin.
*Akıl sağlığınızı ve hâfızanızı, edebî ve ilmî eserleri okumayı bırakmayarak korursunuz.
*Mevkî ve ihtiras sâhibiyseniz, bu özelliğinizi ilim yolunda kullanın. Kalıcı mevkî, ilmî olandır.
*Yalnızca kendi alanınızın uzmanı olmakla kalmayıp, ilgili konuları da öğrenin. İş yerinden örnek vermek gerekirse; bir iş yerinde makine mühendisiysen, o iş yerinin muhâsebesiyle de ilgili ol.
*[“Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler” bölümünden]: Azimli olun, sebatlı olun (başladığınız işi sona eriştirin), devamlı olun, intizamlı olun (belli saatlerde okuyun; zihin, mutat saatlerde uyanıktır), zihninizi bir noktaya toplayın, şevk ve ilgiyi elden bırakmayın, mâkûl derecede haris olun (bir maksada ulaşmak için, içinizdeki hırs beslenmeli ve terbiye edilmelidir).

*[“Sağlık Koruması” bölümünden. –Her ne kadar, bu bölüme “Doğru fikir sağlam vücutta bulunur” gibi saçma bir cümleyle girilmişse de, öneriler, okurların işine yarayacaktır]: Erken kalkın (“Dünya, çok erken kalkmasını bilen adamındır” demiş Avrupalı bir devlet adamı), zihin açıklığına dikkat edin (dikkat duygusunun zayıflamasının birkaç nedeni; hazım faaliyeti güçlüğü, kabızlık ve iktidarsızlıktır), okuyup yazarken dik oturun (hattâ mümkünse ayakta okuyun), göz sağlığınız (ve gece uykusunu ihmâl etmemek) için gündüz okuyun; araba, tren ve tramvay gibi vâsıtalarda okumayın.
*İyi eserleri seçin: Bunlar çok defa edebiyatın ve felsefenin temel kitapları ve klâsikleridirler.
*Meslekî bilgilerinizi ilerletebilecek kitaplar da okuyun.
*Edebiyatı katiyyen ihmâl etmeyin; çünkü edebiyat, bütün beşerî bilgilerin esaslarını ihtivâ eder.
*[“Nasıl Okumalı?” bölümünden]: Eleştirel okuyun. Bilgileri kontrol edin. Sözlük okuyun; kelimelerin mânâsını bilmek gerekir. Altını çizerek ve notlar çıkararak okuyun. Aynı mesele hakkında yazılmış kitapları mukayese ederek okuyun.

     Kitabın özeti bu. Biz okurlara da bu ‘kurallara’ uymak düşer. Aksi hâlde, şu hakîkat tecellî eder: “Okuduğunuz şeylerin iyi veyâ kötü seçilmesine göre, hayatta muvaffak veyâ bedbaht olacaksınız.”

-----
[Not: Denemelerde dipnot verilmez, biliyorum; fakat bu, dipnotlu denemelerden.]
(1) Tercüme dergisi,  Ocak-Mart 1966, sayı 85. Tercüman: Melahat Toygar.
[Bu yazıya şu siteden ulaştım:
http://www.ahenkdergisi.com/dergi/index.php?option=com_content&view=article&id=399:okuma-sanat-uezerine&catid=80:nesir-defteri&Itemid=81 ]
(2) Hilmi Yavuz, "Denemeler", Boyut Kitapları, 2003 -3. baskı-, s.86.
(3) André Gide, “Hâtırâ Defterimden”, Tercüme dergisi, 19 Temmuz 1944, cilt 5, sayı 26, s.144. Çeviren: Erol Güney.
(4) Montaigne, “Denemeler”, cilt 4, Cem Yayınevi, 2008 -2. Basım-, “Tartışma Sanatı Üzerine” başlıklı deneme, s.216.  Çeviren: Hüsen Portakal.
(5) İnci Aral, “Yazma Büyüsü”, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011, s.38-39.
(6) Nermi Uygur, “Tadı Damağımda”, YKY, 1995, s.313. 

Spinoza’nın John Berger’e ilhâmı: BENTO´NUN ESKİZ DEFTERİ



                      [Bu yazım, ŞALOM gazetesinin 2 Ekim 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.]
       
     Kısa zaman önce yaptığım İzmir yolcuğuma gidiş ve şehrime (İstanbul’a) dönüşümde, bir de Burgazada’da Sait Faik’le olan randevumda bana eşlik eden bir kitap vardı: “Bento’nun Eskiz Defteri”(1). Baruch (Bento) Spinoza’nın John Berger’e ilhâm ettiği bu kitap, benim için, iki sevdiğim yazarın uzak mesafelerden (dört asır!) de olsa kurdukları iletişime (belki de gönül bağına) şahit olmaktı… Yalnız bu da değildi elbette: İnsanın, yazıyla, eserle olan ilişkisinin, öyle bir bardak su içer gibi hemen bitip tükenmediğinin; yıllar sonra da o iletişimin devam edebileceğinin ve dahası, kişinin isterse bunu (tamamen kurgusal da olsa)  devam ettirebileceği (o bir anlamda gizemli) realitesinin –yeniden–farkına varmaktı…
     Sanatsal yaratıcılık kabiliyeti olan hangi insan, sevdiği bir sanat eserinin devamını ya da kendince alternatifini kafasında ya(r)şatmamıştır ki? Edebiyatı ele alalım: Sevdiği bir romanı okurken ya da okuduktan sonra, yazarın sunduğu olayın ve/veya sonun farklı versiyonunu kafasında yaratmayan bir yaratıcı-okur düşünülebilir mi? Yaşayan en iyi yazarlarımızdan olan Selim İleri, anılarında (örneğin, “Anılar; Issız ve Yağmurlu” kitabında), çocukken okuduğu ve sevdiği romanların ‘devamını’ yazdığını söylüyor. Tabii bu tek başına bir etken değildir ama bunun neticesi, Selim İleri gibi iyi bir sanatçı olmaktır… Bunu, yarım kalmış romanlar için de düşünebiliriz: Gogol’ün “Ölü Canlar”ı ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Aydaki Kadın”ı gibi… Yaratıcı okur ve yazar için azımsanacak bir merak değildir bu. Yarın öbür gün bu merak pekâlâ bir yazara, “Tanpınar’ın Aydaki Kadını”nı yazdırabilir…

John Berger

BİR HAYALİN PROJESİ
      Spinoza, yanında devamlı surette eskiz defteri taşırmış; fakat ölümünden sonra notları, elyazmaları, mektupları muhafaza edilebildiyse de eskiz defteri hiç bulunamamış. John Berger’in hayallerinden biri, yaratıcı okur ve yazar için azımsanamayacak dediğim o merakmış işte: “… yıllardan beri Spinoza’nın çizimlerinin yer aldığı bu defterin bulunacağını hayal ediyordum. İçinde ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyorum. Neler çizmiş olabilir? Nasıl bir üslûpta çiziyordu acaba? De Hooch, Vermeer, Jan Steen, Gerard Dou ile çağdaştı. Amsterdam’da bir süre, kendisinden yirmi altı yaş büyük olan Rembrandt’ın birkaç yüz metre ötesinde yaşadı. Biyografi yazarları onların muhtemelen karşılaştığından dem vurur. Teknik resim çiziminde Spinoza’nın amatör olduğunu varsayabiliriz. Eskiz defteri bulunsaydı eğer, pek öyle ahım şahım çizimlerle karşılaşacağımı düşünmedim hiç. Sadece yazdığı bazı notları ve bir filozof olarak şaşırtıcı önermelerini yeniden okumak, bir yandan da gözlemlediği şeylere onun gözüyle bakabilmek istiyordum.” (s.11)
     Evet, “onun gözüyle bakabilmek”! Berger’in bu kitabı yazma (kitaptaki o eskizleri çizme) nedeni, bana göre bu üç cümlede gizli. Elbette, körü körüne onu taklit etmek demek değil bu; bin kere hayır! Bu, Berger’in ve onun eşdeğerindeki entelektüellerin zekâsına ve yaratıcılığına hakaretten başka bir şey olmazdı; şüphesiz, onların okurlarının da!.. Burada kastedilen, kendi üslûbundan ve muhayyilenden yola çıkarak, sevdiğin bir filozofun kayıp olan ve senin de merak ettiğin eserini, kurgusal olarak  –bir anlamda- ‘yeniden-yaratmak’tır bana göre…  Bu sebeple, Berger’in Bavyera’da yaşayan bir dostunun dostu olan Polonyalı matbaacının, kendisine ten rengi ve süet ciltli bir eskiz defteri hediye etmesini; Berger’in de bu defteri alır almaz “Bu Bento’nun olmalı!” diye mırıldanmasını (s.12), ben, bahsettiğim bu kurgu çerçevesinde görüyorum. Böyle bir olay hakikaten de yaşanmış olabilir ama yine de kurgudur: Bento’nun neler çizmiş (ve elbette ‘görmüş’! Çağrışım: “Görme Biçimleri”) olabileceğini kurgulamak için yaratılmış/uydurulmuş yan-kurgucuk…
     Ve Berger, hayalindeki yolculuğa çıkar…
     Berger’e bu yolculuğunda eşlik eden bir hazine de vardır: Spinoza’nın dev eseri “Ethica”. İnsanın böyle bir yol azığı olunca, kaleminden çıkanlar da sıradan olmayacaktır hâliyle:

ALTI ÇİZİLEN SATIRLAR
     İyi bir kitap, muhakkak ki kalem eşliğinde okunur: Kitaptaki önemli tespitlerin ya da edebî kıymeti olan cümlelerin altını çizmek; çizmeye kıyamıyorsak da bir deftere not etmek için. Kuşkusuz iyi kitaplar kervanından olan Berger’in bu eserinde altını çizdiğim yerlerden birkaçını paylaşmak istiyorum:
▪ Berger: Mutlak monarşi, yeryüzündeki tüm canlıların potansiyel hizmetkâr olduğu varsayımına dayanır ve ısrarla şatafat talep eder. (s.34)
▪ Spinoza: Biz bir şey için çabalıyorsak, onu istiyorsak, ona iştah kabartıyorsak, yani onu arzuluyorsak, bunu o şeyin iyi olduğuna hükmettiğimiz için yapmıyoruz; tersine, bir şeye çaba harcadığımız, onu istediğimiz, ona iştah kabarttığımız, yani onu arzuladığımız için o şeyin iyi olduğuna hükmediyoruz. (s.38)
▪ Spinoza: İnsan zihninin biçimsel varlığını kuran fikir, son derece karmaşık pek çok bireysel kısmın bir araya gelmesinden oluşan beden fikridir. Ama bedeni oluşturan bu bireysel kısımların her birinin fikri, Tanrı’da zorunlu olarak bulunmalıdır; bu yüzden insan bedeni fikri bileşik kısımlarının bu pek çok fikrinden oluşmuştur. (s.42)
▪ Berger: Kendisi olmayan her şey, ona alan açmıştı. (s.45) [Bu cümleyi, ‘Öz doldurmazsa, yalan/yanılsama doldurur’ diye okuyorum. –O.Ü.)
▪ Berger: O zamanlar markalar değil, tarih yazılırdı büyük harflerle. (s.49)
▪ Berger: İnsanı öteki hayvanlardan ayıran, geçmişe ve gelecek olana duyduğu aidiyet hissidir. Lâkin Tarih’le yüzleşmek trajediyle yüz yüze gelmektir. Çoğu insanın bakışlarını kaçırmayı tercih etmesi bu yüzdendir.Tarih’le ilgilenmeye karar vermek, çaresizlikten dolayı verilmiş bir karar olduğunda bile umuda ihtiyaç duyar. Bir umut küpesine. (s.52)
▪ Spinoza: Bizler dış nedenlere bağlı olarak çok değişik heyecanlar yaşıyoruz ve ters esen rüzgârlarla alt üst olan dalgalar gibi akıbetimizden ve yazgımızdan bîhaber çalkalanıp duruyoruz.(s.53) [Spinoza’nın bu cümlesi, sizlere de “Vaiz” (“Koelet”) kitabını hatırlatmadı mı? –O.Ü.]
▪ Berger: 1942’de –yaz ayları olmalı- Londralılar radyodan ilk kez Şostakoviç’in, kuşatma altındaki Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini dinlediler. 1941’de, Leningrad’da, kuşatma sırasında başlamıştı bestesine Şostakoviç. Kimimiz için bu senfoni, gaipten gelen bir müjde gibiydi. Onu dinlemek, Leningrad’ı izleyen Stalingrad direnişi, Kızıl Ordu’nun sonunda Alman savunma güçlerini dize getireceği inancını uyandırmaya başlamıştı bizde. Ve öyle de oldu… Savaş sırasında, yıkılmaz görünen şeylerden birinin müzik olması ne garip. (s.58)
▪ Berger: Aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Ama başkalarını yapacağım muhakkak… (s.60)
▪ Berger: İnsan denen yaratığın zulmetme kabiliyeti sınır tanımaz. (s.83)
▪ Berger: Günümüzün küresel tiranlığının başlıca özelliği bir yüze sahip olmayışı. Ne Führer, ne Stalin, ne de Cortés var. İşleyişi kıtadan kıtaya değişiyor ve koşulları yerel tarihlerce belirleniyor. Ama genel model aynı. Bir kısırdöngü. … İşte, insanların zulmetmedeki akla hayale gelmeyecek kabiliyetlerini ha babam fişekleyen günümüzün bu yeni siyasî-iktisadî döngüsü: “Dün gece Vadodara’dan bir arkadaşım aradı. Ağlıyordu. Neler olduğunu bana ancak on beş dakika sonra anlatabildi. Çok karışık bir şey değildi. Arkadaşı Sayide, bir güruhun ortasında kalmıştı sadece: Sadece karnını yarmış ve içini yanar paçavralarla doldurmuşlardı. Öldükten sonra birisi bıçağın ucuyla alnına ‘OM’ yazmıştı sadece.” (OM, Hinduların kutsal işaretiydi.) Arundhati Roy’unsözleri bunlar. 2002 baharında, Hindistan’ın Gujarat eyaletinde, gözü dönmüş yobaz Hinduların bin Müslüman’ı katledişini anlatıyor. (s.85)
▪ Berger: İnsanlar kitapları, başka hiçbir şeyi tutmadıkları özel bir tarzda tutar. Cansız değil de sanki uyuyorlarmış gibi. Çocuklar da çoğu zaman oyuncaklarını böyle taşır. (s.91)
▪ Berger: Hikâye anlatmanın iki tarzı vardır: Görünmez olanın, saklı olanın irdelenmesi ve zaten meydanda olanın öne çıkarılıp sunulması. Bu tarzlar için ben –kendime has fiziksel bir anlamda- İçedönük ve Dışadönük terimlerini kullanıyorum. (İntro-Vertere ve Extro-Verrete –O.Ü. s.77) Günümüzde dünyada olan-bitenle ilgili bunlardan hangisi daha uygun, daha vurucu olabilir? Bana öyle geliyor ki, birincisi. (s.94)
▪ Berger: Elinle, parmaklarının eklemleri kanaya kanaya yaz. Böylece bazı sözcüklerin altı kanla çizilir. (s.95)
▪ Berger: Püf noktası pazarlık etmek olan semt pazarlarının tam zıddıdır, marketler… Burada bizlere potansiyel hırsız gözüyle bakılır. … [Oysa buradaki daha büyük/aslî hırsızlık] Şirketin sistemli hırsızlığı[dır]: Çalışanların karşılığı ödenmeyen fazla mesaileri. Kasiyerler her hafta en az iki saat, bazen daha fazla ücretsiz mesai yapar. Çalışma saatlerinin dışında –yöneticilerden sıradan işçilere kadar- pek çok çalışan gece gündüz demeden acilen göreve çağrıldıklarında, bu çağrıya icabet etmek zorundadır. Hastalık izni yoktur. Vardiyalar arasında öngörülen yasal molalara ya da hafta içinde dinlenme imkânına fırsat verilmez. (s.112)
▪ Spinoza: … Para her şeyi elde etmemiz için bir araç olmuştur. Bu yüzden onun hayali, avamın zihnini fazlasıyla meşgul etmiştir. Çünkü avam, para fikrinin eşlik etmediği bir nedenden kaynaklanan sevinci öyle kolay kolay hayal edemez. Ama bu kusur yoksul olduğu için ya da gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için değil de, para kazanma becerisini elde etmekle müthiş bir ün kazanacağı için, paranın peşinde koşan insanlara özgü bir kusurdur. Böyleleri âdet yerini bulsun diye yemek yerler; ama bedenlerini korumak için ne kadar para harcarlarsa servetlerinin de o kadar azalacağını düşündüklerinden pek az yerler… (s.153)  

NEREYE VARACAĞINI KESTİRME ÇABASI
 John Berger, daha kitabın başında şöyle der: “Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının da görmesini sağlamakla kalmayıp, nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda.” (s.17)
Nereye varılacağı kestirilemeyen bu maceraya eşlik edince, iyi, çok iyi yerlere vardığına tanık oluyoruz…
1 “Bento’nun Eskiz Defteri”, John Berger, Metis Yayınları, Kasım 2012 (Çeviren: Beril Eyüboğlu)

1 Ağustos 2013 Perşembe

CUMHURİYET TARİHİ SOYADI HİKÂYELERİ







                 [Bu söyleşim, Şalom gazetesinin 31 Temmuz 2013 târihli sayısında yayımlanmıştır.]


     Yakın zaman önce, sahasında bir ilk olan kitap yayımlandı: “Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri” (Nisan 2013, Doğan Kitap). Şahıslara sorulan ve onların kendi ağızlarından, kalemlerinden çıkan tanıklıklarından teşekkül ederek, 600 kadar ‘hikâyeyi’ ihtiva eden bu eser;  18.-19. Yüzyıl Türkmen Şiiri Antolojisi,  Altayca- Türkçe Sözlük,  Bozkırdan Bağımsızlığa Manas,  Hakasça- Türkçe Sözlük,  Türk Dünyası Gramer Terimleri Kılavuzu,  Manas Destanı, Türk Kültüründe At,  Sinan Paşa-Tezkiret’ül Evliya,  Stalin ve Türk Dünyası, Vatan Cephesi Dâvâsı,  Yassıada Zabıtları (birkaç cilt), Anayasa Dâvâsı Toplu Savunması,  Zindanlar ve Mahkûmlar gibi telif eserlerin yazarı, Türkoloji profesörü Emine Gürsoy Naskali imzasını taşıyor… Hoca’nın, neredeyse popülerleşmiş bazı çalışmaların editörlüğünü üstlendiği ve hepsinde bir veya daha fazla makalesinin olduğu kitaplar da vardır: Ağıt Kitabı,  Arı ve Bal,  Ayakkabı Kitabı,  Çoban Kitabı,  Defin/Türkler ve Ölüm,  Hakaret Kitabı,  Hapishane Kitabı,  Hediye Kitabı,  Sünnet Kitabı,  Kahve/Kırk Yıllık Hatırın Kitabı, Temizlik Kitabı, Tuz Kitabı, Tütün Kitabı, Uçamağa Varmak Kitabı, gibi… 

     Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi  dekanı ve öğretim üyesi olan Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’yle;  21 Haziran 1934’te kabul edilen ve 2 Temmuz 1934’te yürürlüğe giren Soyadı Kanunu’nun neticeleri olan Soyadı Hikâyeleri’ni konuştuk…


ORÇUN ÜÇER:
Hocam, bildiğim kadarıyla Türkçede soyadı hikâyeleri üzerine bir kitap yok. Çalışma var mı peki?

EMİNE GÜRSOY NASKALİ:
Atatürk’ün vermiş olduğu soyadlarıyla ilgili tezler yapıldı. Bir de tabiî yazar-çizerlerin kendi hayatlarını anlattıkları kitaplarında, “Benim soyadım Atatürk tarafında verilmiştir” yahut “şurdan gelir” gibi açıklamaları var.  Benim bu kitabım meşhur insanların değil, sokaktaki sade vatandaşın soyadlarını ne şekilde aldıklarını tesbit etmek içindir. Tabiî bu arada birkaç meşhur insanın soyadına da değinmiş oldum; büyükbabam Celâl Bayar, Altay Paşa, Şeref Kaya, Hâlide Edib Adıvar, Aziz Nesin gibi… Fakat büyük çoğunluğu -600 kadar soyadı var- meşhur olmayanlarınkidir.

O.Ü.:
Çok da merak edilen bir konu. İnternette, hakkında en fazla arama yapılanlardan biri… Türklerde, Hristiyanlıktaki gibi vaftiz sistemi olmadığı için, bunu öğrenebilecekleri kayıt sistemi de yok.


E.G.N.: Doğru. Soyağaçları da merak ediliyor. “Acaba benim soyum nerelere/kimlere dayanıyor?” merakı… Bu kitap, Soyadı Kanunu’yla sınırlı; biliyorsunuz, o da çok yeni: 1934’te Kanun çıkıyor ve 1935’in sonuna kadar, aşağı-yukarı bir yıl içinde herkes soyadını almış oluyor. (O zamanki Türkiye’nin nüfusu 16 milyon.) Bu işin ilginç bir yanı; bir zümrenin, sınıfın değil, bütün Türkiye’nin iştirâk etmesidir…

O.Ü.: Nüfus memurlarının kendi kafalarına göre soyadı ‘dağıttıkları’ doğru mu?


E.G.N.: Bu pek doğru değil; hatta efsane! Kişiler kendilerine soyadı seçememişlerse yardımcı oluyorlar elbette. Anladığım kadarıyla, soyadı verilmeden önce, nüfus memuruyla aralarında sohbet oluyor. O sohbette, kendi geçmşinden ve âilesinden söz ediyorlar. Memur da bu anlatılanlara binâen soyadı öneriyor. Bazen, o anda gelişen olaylara göre de veriyorlar: Soyadı konusunda karar verememiş biriyle “Hangi soyadını seçelim?” diye düşünen memur, o esnada çıkan yemeğin yanındaki taze ekmeği görünce, “Tazeekmek olsun” diyor… Fakat tabiî bunlar müstakil olaylar; külliyen böyle oldu, diyemeyiz.


O.Ü.: Bugün de kullanılan lâkapları ve âile isimlerini (“falanoğulları”, “filângiller” gibi) düşündüğümüzde, toplumun soyadına çok da yabancı olmadığını söyleyebilir miyiz?

E.G.N.:  Toplum yabancı değil ama şöyle bir hukukî yönü de var: Bazı yatılı okullarda, köylerde lâkaplar var ama herkesin lâkabı yok; onun için bütün Türkiye’yi kapsayan bir durum değil. Lâkaplar var diye ‘soyadına ne gerek vardı ‘ diyemeyiz.

O.Ü.: Böyle itirazlar da olmuş çünkü değil mi? Kitabınızda, Nihal Atsız’ın bu itirazından bahsetmişsiniz.

E.G.N.: Evet, olmuş. Dediğiniz gibi, Nihal Atsız bunlardan biri... Bir başka sakıncası da, lâkapların resmî kayıtlara geçmemesi… Yalnızca sizin sosyal çevrenizin bildiği isimler çünkü… Meselâ 1800’lerde yazılmış eski metinleri okuduğumuzda, müellifin atıf yapacağı zaman “Yusufoğlu İbrahim”, “Ahmedoğlu Mehmed”, deniyor ama yeterli olmuyor. Öyle ya, kim bunlar? Onun için, bir köye isnâd etmek durumu oluyor: “Bilmemnereli/bilmemneli Ahmedoğlu Mehmed” gibi…  Kısacası; eğer vatandaş olarak tescil olacaksak bir soyadına geçiş şarttı ve bu Kanun da onu yaptı.

O.Ü.: Bu kitap tamamen sizin şahsî merakınızın neticesinde mi doğdu Hocam?

E.G.N.: Evet, öyle oldu; ama soyadlarıyla ilgilenmem nereden çıktı, tam olarak hatırlayamıyorum.

O.Ü.: Bu çalışmanız Türkiye Cumhuriyeti özelinde; ama genel olarak soyadı kavramı ne zaman doğmuştur? Bu konuda araştırma yaptınız mı? Bir de sizin editörlüğünü yaptığınız ve konularla alâkalı makalelerinizi neşrettiğiniz;  “Türk Kahvesi Kitabı”, “Beden Kitabı”, “Ağıt Kitabı”, “Hakaret Kitabı”, “Hapishane Kitabı”, “Hediye Kitabı” gibi kitaplara “Soyadı Kitabı” olarak eklenen bir halka olabilir miydi bu çalışmanız?

E.G.N.: İsimler üzerine bir çalışma yapıyorum ama bu başlıbaşına bir konu; müstakilen çıkması daha hoş olur diye düşündüm… İlk sorunuza gelirsem; pek çok ülkede (meselâ Finlandiya’da) yakın zamana kadar soyadı yok. Yirminci yüzyılda geçiliyor. (Bugün artık soyadı da yeterli değil, mutlaka bir vatandaşlık numaranız olması lâzım.) Kimliğinizi, dar çevrenin dışında da ifade etmek durumunda, isim yeterli görülmüyor, muhakkak bir soyismi ihtiyacı doğuyor; günümüzde –örneğin bizde- T.C. Kimlik Numarası da ekleniyor.


O.Ü.: İnternette biraz araştırma yaptım. -Mâlûmunuz, burada yaptığımız araştırmalara, genellikle kaynak belirtilmediği için çok güvenemiyoruz.-  Baktığımızda; ilk soyadı kavramının Çinlilerde ortaya çıktığını, Avrupa’da da ilk Romalıların kullandıklarını görüyoruz. Dünyadaki ilk soyadı kanununun da Yahudileri, ilk önce asimile, sonra da ifşâ etmek için çıktığı söyleniyor.  –Hristiyan bakış açısından tabiî-  Bu kişinin Yahudi olduğu belli olsun, niyetiyle… Daha sonra da Hitler Almanyasında Yahudilerin Alman soyadı almaları yasaklanıyor. Yalnızca Tevrat’tan seçebiliyorlar. Yani soyadı, siyasetin de aracı oluyor… Türkiye Cumhuriyeti’nin Soyadı Kanunu’nda, bir eşitlik olduğu söylüyorsunuz kitabınızda; soyunu belli edip imtiyaz sağlamak değil…


E.G.N.: Hayır, değil; hatta tam tersi bir durum var… Bu konuda iki farklı görüş var: Onlardan biri; Soyadı Kanunu’yla köklerimiz silindi, nereden geldiğimizi bilemez olduk, diyor… Belki çok meşhur âileler, “zâde”liğe mensup olanlar hatırlayamaz olmuşlardır ama Türkiye’nin geneli için böyle bir “zâde”liğe bağlantı olmadığından ‘kökünü kaybetmek’ ne kadar var, onu bilemiyorum.

O.Ü.: Avrupa’daki gibi, aristokrat bir sınıf zâten yok…


E.G.N.: Doğru. Bence bu Kanun, “zâde” gibi bir soya bağlanmayı; Ermenilerdeki  gibi “yan” (“oğlu”- O.Ü.)  soyadını almayı –ama İstanbul Ermenilerinde var bu ek; onlara dokunulmamış.- veyâ bir aşîret adını taşımayı engellemek için de getirilmiştir.

O.Ü.: Aslında, herhangi bir sosyal sınıfı kaldırmak gayesi güdülmüş anladığım  kadarıyla.

E.G.N.: Evet, ben de öyle düşünüyorum.

O.Ü.:
“İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir milletiz” ‘düsturunun’ tatbîki mi acaba?

E.G.N.: Ne kadar şuurlu bir şekilde yapıldı bilmiyorum ama mutlaka biraz bu şuur da var… Örneğin, yer isimleri de soyadı olamıyor…

O.Ü.: Bunun tek istisnası “Atatürk” soyadı oluyor. Atatürk’ün kardeşi Makbule Hanım da dahil olmak üzere (“Atadan”dır, Makbule Hanım’a verilen soyadı –O.Ü.), kendisinden başka kimse o soyadını taşıyamıyor ve bu, kanunla yasaklanıyor.

E.G.N.: Ben bunda, Atatürk’ün çevresindeki insanların takdiri olduğunu düşünüyorum; kendisinin özel isteğiyle oluğunu, bir dahli olduğunu sanmıyorum. Bu kararda, bu soyadının tek imtiyazının Atatürk’e ait olması, başkalarının ondan istifade edememesi  niyeti de vardır bence…

O.Ü.: Peki, Yahudilerde durum nedir? Onları tesbit edebildiniz mi?

E.G.N.: İstanbul’daki Yahudi arkadaşlarıma sordum ama onlar da söyleyemediler soyadlarının nereden geldiğini veya nasıl verildiğini.

O.Ü.: Yahudilerdeki soyisimleri, genellikle yer adlarıdır; misal, Toledo soyismi, aynı adlı şehirden mülhemdir, mâlûm…

E.G.N.: Haklısınız… Ben, Yahudilerin soyadlarına pek dokunmamışlar intibâını taşıyorum.

O.Ü.: Kitabınızda, yalnızca iki Yahudi vatandaşı tesbit edebilim: “Dilman” (s.66) ve “Romi” [İspanya’da bir kasaba adı. –O.Ü.] (s.186) soyadlarını alan şahıslar. Aslında “Dilman” soyisimini alan (ya da verilen) kişinin soyismi Dilman değil; Türkçe bir ad çünkü…

E.G.N.: Evet, hatırladım… Tabiî değil, değiştirmişler…

O.Ü.: Bu değiştirmenin sebebi nedir acaba? (‘Gerçek’ soyadı Alazraki –O.Ü.)  “Ailemiz dille uğraştığı için…” diye açıklamış mezkur şahıs. Bu değiştirme ailenin tercihi mi yoksa devletin (sözgelimi, Atatürk’ün) önerisi mi sizce?

E.G.N.: Tam bilemiyorum ama belki de o dönemin hâlet-i ruhiyesine dahil olmak düşüncesi olabilir… Kendi tercihleridir, diye düşünüyorum; çünkü bir kısıtlama gelmemiş.  Rum vatandaşlar, eski soyadlarını alabilmişler; mesela, Dimitriyadis, Dimitriyadis olarak devam etmiş…

O.Ü.: Türk kültürü de dahil olmakla birlikte pek çok kültürde “-oğlu” ekiyle biten soyadları var. Neden “-kızı” yok? Bu, bir cinsiyete atıf mı, yoksa  -“bilimadamı”ndaki “-adam”ın erkek değil de”insan” (âdem) anlamında olması gibi- insan’a/insanoğlu’na bir gönderme mi; ya da doğrudan doğruya “insan” mı demek?


E.G.N.: Cinsiyet üzerinde durulması yakın zamanların bir hâdisesi… İşte, “bilimadamı”na yapılan itirazlar ve “bilimkadını” da densin, diye önerenler olduğu gibi… Tabiî buna, sizin de dediğiniz gibi,  “oradaki ‘-adam’ zaten ‘insan’ demektir” diye cevap da veriliyor… Bu, feminist akımın bazı çevrelere getirdiği bir hassasiyettir kanaatimce… Sorunuza gelince; bunun nedeni, bildiğimiz kadarıyla dünyadaki bütün toplumlara hâkim olan ataerkil yapı olabilir…

O.Ü.: Soyadı alma mecburiyeti  -kanun zoruyla- yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nde mi vardı? İnternette bu yönde ‘bilgiler’ var fakat kaynak olmadığı için itibar etmek mümkün değil doğal olarak…

E.G.N.: Hayır, bize özgü değil; kanun zoruyla, Japonya’da da yapıldı. Finlandiya’da da öyle olması lâzım.

O.Ü.: Peki Hocam, Atatürk’ün bizzat verdiği soyisimlerin dökümünü çıkardığınızda, (kitabınızda, dedeniz Celâl Bayar’a da soyadının bizzat Atatürk tarafından verildiğini öğreniyoruz), ortaya çıkan tablo nedir? Misal, Cumhuriyet’in ‘ulus inşâ etme’ sürecinin –veya dilerseniz ‘Türkleştirme politikaları’nın diyelim- bir yansıması görülebiliyor mu bu tercihlerde?

E.G.N.:  Zannetmiyorum.  Kişinin meziyetine, kabiliyetine, yaptığı işe, temeyyüz ettikleri alanlara binâen soyadları bulup verilmiş.

O.Ü.: Sevgili Hocam, siz, Soyadı Kanunu’nun bir amacının da sınıf fikriyatını, ayrıcalığı kaldırmak olduğunu söylediniz; fakat farklı iddialar önesüren kişiler de var. Misal, bu konuya, gerek kitaplarında gerekse bir zamanlar sıkça çıktığı televizyon programlarında yer veren  ve konuyla alâkadar herkesçe mâlûm olan bir profesör yazar, soyisimlerinden yola çıkarak, birtakım insanların dinî âidiyetlerini ‘ifşa’ ediyor ve bu kişilerin, dinî konumlarından ötürü, haksız yere ‘belli yerlere/makamlara’ getiriliği ‘tez’ini ileri sürüyor… Nasıl karşılıyorsunuz?

E.G.N.: Kısmen olabilir tabiî ama sözkonusu mezkur şahıs oluğunda, son derece takıntıları olan bir insan oluğunu düşünüyorum. Baktığı her yere bir “dönmelik” (Sabatayizm –O.Ü.),  bir Sabatayist görüyor… Bu da bir takıntı tabiî…

O.Ü.: Bence bir önkabulen, önyargıdan yola çıkıyor.

E.G.N.: Şüphesiz… Ne demek istediğini bilmiyorum. Cumhuriyet’i Sabatayistler kurdu demek mi istiyor nihai noktada?

O.Ü.: Onu açık açık diyor zaten Hocam! “Kuruluşunda en çok etkin olan unsurdur” diyor. Hatta, kendisini de Cumhuriyetçi olarak tanımladığı için “Ben bu zümreye karşı değilim; bunlar Cumhuriyet’i kuran kadrodur” diyor. Devamında “Benim karşı olduğum husus, kişilerin yeteneklerine bakmaksızın, hatta sıfır kabiliyetli olanların dahi, sırf Sabatayist olukdarı için ‘bir yerlere’ getirilmesidir” diyor.

E.G.N.: Onun “Sabatayisttir” dediği çoğu kişilerin Sabatayist olmadıkları biliniyor. Zaten bu iddialara tepki gösterenler çoğunlukta…  Bir de, kurduğu bağlantıların zayıf oluğunu düşünüyorum: Aynı sokakta oturmuşlar da, o onunla ilişki kurmuş da… Zaten o zamanlar Türkiye’nin nüfusu neydi ki;  çoğu kişi birbirini tanıyordu…

O.Ü.: Peki buna “isimbilim” demek ne kadar doğru. Çünkü, “Benim yaptığım iş bilimdir.” diyor. Böyle bir bilim var mı?

E.G.N.: Tabiî ki isimler üzerine bir bilim var;  buna “onomastique” denir. Bizler de farklı alanlarda yararlanırız bu bilimdalından; fakat bahsettiğimiz şahıs, buradan hareketle bir dayatma yapıyor ve temelleri pek sağlam olmayan çıkarımlara varıyor.


[Not: Bu söyleşide bana eşlik ederek fotoğraf çeken sevgili dostum Kubilay Bürgân’a teşekkür ederim…]





18 Haziran 2013 Salı

“EMEĞE SAYGI” MI? (YA DA “ÖYLE EMEĞE BÖYLE SAYGI!”)




     Sevgili dostum Kubilay Bürgân’la olan sohbetlerimiz, hep edebiyat üzerinedir. Tabiî olarak, pek çok  hususta birleştiğimiz gibi, ayrılırız da… Bâzı şâirler mevzu-bahis oldu mu, bu ayrılığımız daha da kes(k)inleşir. Kubilay, onca tartışmamızın (fikir teatimizin) netîcesinde, pek de konuyla alâkası olmayan –hadi onu kızdırayım: belki de, ‘mağlûbiyetinin’ işâretidir bu! J- bir şey söyler: “Kötü de olsa emek vermiş; saygı duymak gerekir.” Bu, bana göre, kabûl edilmesi mümkün olmayan bir bakış açısı. Hattâ, dikkate bile alınmaması gerek!.. Öyle ya; yeteneksizliğine bakmadan edebî metin yazmaya cüret eden, üstelik bunu yayımlatan birine, ne demeye “emek  vermiş” diye saygı duyacakmışım?! Bilakis, haddini bilmediği için kızarım!..



     Bu hususta, üstâd Fethi Naci’nin de benimle aynı düşündüğünü okuyunca pek sevindim… Şaşırdım mı? Hayır! Çünkü, ‘aklın yolu bir’!..

     Üstâd’ın, “Kıskanmak” kitabındaki “Edebiyatımızda Ölçüt Sorunu”* yazısından naklediyorum:


     “Toplumsal yozlaşmayla birlikte edebiyatımız da öyle bir yere doğru gidiyor ki, genç şâirlerimizin, genç hikâyecilerimizin ölçüt sorununu anımsamaları, kendilerinden önceki usta şâirlerin, hikâyecilerin (ya da hikâyecinin) yazdıklarıyla kendi yazdıklarını karşılaştırmaları gerekir diye düşünüyorum; o ustaların ulaştıkları düzeylere ulaşabilecek şâirleri, hikâyecileri özlemle bekliyorum; bir yılda yirmiye yakın hikâye kitabı, altmıştan fazla şiir kitabı okuduktan sonra aradığını bulamayınca da her yıl sonunda tekrarlanan gazete soruşturmalarına ister istemez ‘Bu yıl bende iz bırakan bir eser olmadı.’ diye cevap veriyorum. ÇÜNKÜ BİR ELEŞTİRMENİN GÖREVİ, ‘SIRADAN’ OLANA (BİR EMEK ÜRÜNÜDÜR, DİYE)YARDIMC I OLMAK DEĞİLDİR; kendinden önceki şâirleri, hikâyecileri, romancıları aşmak bir yana, onların eserlerinde ulaştıkları düzeyin semtine bile ulaşamayan, yazdıkları yalnızca bir kitap nesnesi olarak vâr olan yazarlara karşı BÖYLESİ BİR TUTUM, ‘SEVGİSİZ BİR TAVIR’ DEĞİLDİR, ‘ELEŞTİREL BİR TAVIR’DIR. Çünkü sınâi ve tarımsal üretim alanında kutsal bir değer olan ‘emek gücü’, sanatsal yaratış alanında ikinci plânda kalır: Bu alanda asıl olan, ortaya konan eserdir: Toplumsal yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan sınâi ve tarımsal üretimin toplumsal emek gücü ile, sanatın, edebiyatın bireysel-kişisel emek gücünü bir tutmaya kalkışmak, olsa olsa, sanat ve edebiyat ürünlerini serî îmâlât ürünleriyle aynı kefeye koymak olur.”  (s.66-67)


* Fethi Naci,  “Edebiyatımızda Ölçüt Sorunu” - “Kıskanmak”/Eleştiri Günlüğü 5,  Oğlak Yayıncılık, 1998)




 

23 Mayıs 2013 Perşembe

IRKÇI BİR İNSAN İYİ BİR YAZAR OLABİLİR Mİ?


MERAK CEMİYETİ TUTANAKLARI / ENİS BATUR

[Bu yazım, ŞALOM gazetesinin 22.05.2013 târihli sayısında yayımlanmıştır.]








Enis Batur, belli bir edebî ve sanatsal düzeyde okuru olan bir yazardır. Yazdıklarının bir kısmı, geneli pek alâkadar etmez. Öyle çok satan bir yazar da değildir… Bu anlamda, deyiş yerindeyse, okura eyvallâhı olmayan bir sanatçıdır. Bunu, yeri geldiğinde kendisi de yazar; bilinçli bir tercihin ürünüdür bu tutum. Bu yazıda değinmeye çalışacağım yeni kitabı (aslında, birkaç kitabı hemen hemen aynı anda yayımladığı için, yeni kitaplarından biri, demek daha doğru) “Merak Cemiyeti Tutanakları”nın bir yerinde, şöyle ifâde eder bu durumu: “Son yıllarda, kitaplarım üç koldan çıktı okurun karşısına: Okkalı ciltler (Başkalaşımlar XXI-XXX gibi), ortaboy kitaplar (Hâneberdûş gibi), küçük kitaplar (Hayalet gibi). Gözlemim şu: Okur, ilk kümedekilerden bir parça ürküyor, üçüncü kümedekileri gözden kaçırıyor, daha çok ikinci kümenin ürünlerine yönelmeyi yeğliyor. Onlar nasıl bildiklerini yapıyorlarsa, yapacaklarsa, ben de bildiğimi yapmayı sürdüreceğim – malûm, velînîmetim yoktur!” (s.354)

“ENİS BATUR NE İŞ YAPAR?”

     “Mârifet iltifâta tâbîdir.” sözünü çok severim. Bence, “Yazdıklarımı okuyanların hiçbiri çevremdekiler değil.” (s.115) diyen Enis Batur da –hakkı olan- ‘mazhâriyete’ kavuşmak ister. Belki yanlış bir izlenim bu ama,  “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabındaki şu satırlardır böyle düşünmemin nedeni: “Adıma kitap kapaklarından, otuz yılı aşkın süredir yazdığım günlük gazete ve haftalık-aylık dergilerden âşinâ kaç okur vardır, bilemem; tahmin yürütmek gerekirse, yaklaşık 50 binlik bir nüfus sözkonusu olsa gerektir. ‘Enis Batur ne iş yapar?’ sorusuna hemen tümü ‘yazardır’ yanıtını verirdi sanıyorum. (s.126)

TUTANAKLAR…

     Alakarga Yayıncılık’ın bu yılın ilk ayında yayımladığı “Merak Cemiyeti Tutanakları”nın altbaşlığı “İçbükeyler: 2010-2011”. Enis Batur’un Cumhuriyet Kitap’taki “Pertavsız” köşesinde yayımlattığı  yazılarının toplamı/seçkisi… Bu dizinin ilk kitabı, 2009 yılında Kırmızı Yayınları’ndan çıkan “Pervasız Pertavsız”dı. (İlkinde “İçbükeyler” ibâresinin olmadığı kitabın altbaşlığı “2000-2008”di.). Bu cildin ikinci kitabı, yine aynı yayınevinden, 2012 yılında geldi: “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” (Bu kitabın albaşlığı ise “İçbükeyler: 2008-2010”du.).

     Enis Batur’un yazılarını tâkip edenler, bu yazıların külliyetli kısmını, sanat ve edebiyatın oluşturduğunu bilirler. Arada, siyâsete de değinir ama bu hususta –belki de haksız olmayarak- pesimisttir Batur. Bu sıkıcı ortamdan yine sanata sığınılacaktır. [“ ‘Benim gibiler’, kişisel travmalarla, yaşanan dramlarla başetmenin yolunu genelde üretmekte bulmuşlardır. Bir panzehir türü, bir karşı-kefeye yükleme yaparak denge tutturma, bir göğüsleme içstratejisi olarak görülebilir o seçim.” (s.79)] Fakat bu son dediğimden, Enis Batur’un, sanatı, edebiyatı ‘sığınalacak bir alan’ olarak gördüğü anlaşılmasın; bilâkis, bir yaşama biçimi (life style / tarz-ı hayat), hattâ vâroluş biçimidir…

     Enis Batur’un her yazdığını merakla okumaya çalışırım ama ilgimi çekenler (hemen her yazarda olduğu gibi) edebiyat üzerine yazdıklarıdır. Bunda, edebiyat tutkunu olmamın yanında, onun yazdıklarını bütünüyle anlayabilecek, kuşatabilecek bilgi ve estetikten yoksun olmamın da payı var kuşkusuz… Mevlânâ’nın o meşhur benzetmesiyle, kendi kabım ölçüsünde, o deryâdan alabileceğim kadarını alıyorum. (Bu evrensel düstur, Enis Batur âyarındaki bütün yazarlar için geçerlidir elbette…)

     Enis Batur’un bu kitabında da edebiyatla ilgili o kadar fazla ve geniş-yelpâzeli bilgiler var ki, bunlardan belli bir seçme yaparak bahsetmek mecburiyetindeyim.


IRKÇI BİR İNSAN İYİ BİR YAZAR OLABİLİR Mİ?

     Yakın zamanda yeni bir kitabı (Profesör Y İle Konuşmalar) Türkçeye tercüme edilen ve “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanıyla tanınan Louis-Ferdinand Céline, mâlûm olduğu gibi, bir Nazi yanlısıdır ve şüphesiz ki bu yanıyla, insanlığın yüz karasıdır! Kimileri, ağır bir itham sayabilir bu dediğimi ama ben az bile söylediğimi düşünüyorum ve Émile Zola gibi haykırıyorum: “J'accuse!”(*)

     Peki, bu insan iyi bir yazar olabilir mi? Açıkçası bilmiyorum. Bunu “emin olamıyorum” anlamında değil (Céline özelinde) gerçekten bilmediğimi söylemek için dedim. Çok doğal: Çünkü okuyamadım! Biliyorum, önyargı her şeyde kötüdür –hele benim gibi, edebiyatı seven biri için… Enis Batur, bu kitabında, şu soruyla girer konuya: “Louis-Ferdinand Céline, kendi ülkesinde resmen anılabilir mi?”. Ve devam eder: “Soru, bir sorundan doğdu: Kültür Bakanlığı’nın her yıl bastırıp dağıttığı ajanda bu yıl, Celiné’e de yer verdiği için gerisin geri toplatıldı, tartışmanın başlaması gecikmedi.”  Enis Batur, yazının devamında kendi görüşünü de söyler. Bu husustaki görüşü ve tutumu, her aklıbaşında insanın tavrıdır: “Celiné’in resmî düzlemde anılması yerinde bir yaklaşım değil bana kalırsa. Yapıtlarındaki açık Yahudi düşmanlığının, yarı dolaylı yarı dolaysız, soykırım girişimine katkısı olduğu kanısındayım. ‘İnsanlık suçu’ kavramını doğru buluyorum ve Celiné’in yazdıklarıyla bu suçu işlediğine inanıyorum.” (s.209) [abç. –O.Ü.] Fakat, edebî değerini ayrı tutar Batur. “Salyalı antisemitizmine” uzak olduğunu söyler ama “Celiné’de yazınsal değerler yüksek düzeydedir.” diye de ekler. Belki de bu cümlede “ama” bağlacını kullanmam yanlıştı; ikisi birbirinden farklı şeyler çünkü. Ben de Celiné’in ve benzerlerinin edebiyattan silinmesini, kitaplarının yasaklanmasını savunuyor değilim elbette – öyle olsaydı, aynı şiddette olmasa da maalesef bu düşüncedeki birçok yazarı okumamamız gerekirdi; fakat yaşanan onca acıda onun da ‘tuzu’ olması, serin yaklaşmama mânî oluyor… Nasıl olmasın ki, insanlıktan sınıfta kalmış bir yazardır bu! Belki okuduğumda edebî tarafını severim ama onun hakkındaki hükmüm, Batur’un, Nabokov’a dâir şu düşüncesi gibi olacaktır: “Arkasındaki insanı sevemedim!” (s.220)

      Bugün, bilmem ki Celiné’in bu iğrenç yönünü alkışlayanlar var mıdır? “Shoah’dan sonra doğmuş, Avrupa sınırlarının dışında yaşayan birinin (Yahudi olsun veyâ olmasın –O.Ü.), olup bitenlerden çok yaralanması, incinmesi, ezilmesi olanaksızdır, diyecek olanın alnını karışlarım.” (s.236-37) Soruma dönersem; bana öyle geliyor ki, alnı karışlanacak insanların sayısı maalesef az değildir!

YATAY EKSEN VE DİKEY BOYUT

     Batur, Mathias Énard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” romanı üzerine yazdığı yazısında, iki ‘kavramdan’ söz eder: “Yatay eksen” ve “dikey boyut”. Şu cümleler, bu ‘kavramları’ açıklayacaktır: “Énard’ın romanını iki çırpıda aradan çıkardım. Düzgün ama düz bir anlatı. Baştan uca bir yatay eksende gelişiyor, dikey boyutu neredeyse yok gibi: Dolayısıyla derin bir yapıttan sözedemeyiz.” (s.75). “Énard’ın romanı, sıkıştırılarak basılsa, 100 sayfayı güç belâ bulur. Bunun yerine, 50 sayfada yoğunlaşacak, ekonomisi buna uygun biçimde kotarılacak bir ‘uzun öykü’, eksikliğini duyduğum derinliği devreye sokamaz mıydı? Konuda o vaat var bana kalırsa: Yazarda o niyet ağır basmamış ki! Yukarıdan aşağıya inecek bir anlatı (dikey boyut –O.Ü.), az sayıda okuru ilgilendirecekti, soldan sağa versiyonun (yatay eksen –O.Ü.) daha geniş bir kitleyi keseceği kesin…” (s.76) [Bu tanımlamaya, Batur’un, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabında da rastlamıştım. Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri için “Hiçbir derinlik belirtisi göze çarpmıyor günlüklerde; soldan sağa ilerleyen bir yazı, yukarıdan aşağıya asla dönmüyor.” (s.206) (İtalikler bana âit –O.Ü.)]  Yazar adayları ve hattâ edebiyatçılar için önemli olduğunu düşünüyorum bu konunun; zîrâ, “Yazınsal yapıtı yalnızca içeriğiyle değerlendiremeyiz, yazılış biçimi bir o kadar bağlayıcıdır, özgün oluşu bağlamında…” (s.131) Tabiî bunun için, belli bir aşamayı geçmiş olmak; en azından –bizim anlı şanlı yazarlarımızda dahî görünen- “cacographe” eşiğinden rütbe almış olmak gerekir! (**)

ELEŞTİRİYE AÇIK OLMA

     Edebiyatçıların, eleştirmenleri pek sevmediği ortadadır. Türk edebiyatının en önemli eleştirmeni olan Fethi Naci, eleştirmenlik için “nankör bir iş” demiştir. Bu, lâf olsun diye söylenmiş bir söz değil, tecrübe neticesidir: Yirminin üzerinde edebiyatçı dostu, sırf yazdıklarını eleştirdiği (yâni değerlendirdiği) için, Fethi Naci’yle selâmı sabahı kesmiştir. (Bunun istisnâsı, Tahsin Yücel’dir.) Oysa eleştirmeni takdir etmek gerekir; iyi bir eleştiri, yol gösterir çünkü. Yazarların tavrı, Enis Batur’unki gibi olmalıdır: “Temellendirilmiş, kendince gerekçelendirilmiş her eleştiri benim için sâhiden yararlıdır; sonunda katılmayabilirim eleştirinin özüne, ama arada, özen ve dikkatle yeniden ölçümler yaparım.” (s.132) Çünkü: “Kendince dayanakları olan her eleştirel okuma besleyicidir. Yaralayabilir, aynanızı çatlatabilir, bir süreliğine uykunuzu kaçırabilir. Bunun bedelini eleştiriyi yöneltmiş olana ödetmeye kalkışanlar, kendilerini neden o kadar beğendiklerini de araştırmalıdırlar.” (s.133 –İtalikler bana âit ve abç. –O.Ü.). Eleştirmenin işi yaratılmış metindir, onun yazarı değil. Eleştiriyi şahsına yapılmış bir hakaret olarak algılayıp, işi,  neredeyse kan dâvâsı olarak algılayanların, edebiyat anlayışlarından şüphe etmek gerekir. Çünkü eleştiri de edebiyata dâhildir; üstüne üstlük, bir bilimdir! “ ‘İnsanı sevmem, ama yapıtına değer veriyorum.’ (vice versa) eşiğini aşa[n]…” (s.269) her eleştiri makbul sayılmak mecburiyetindedir.

BİR ANEKDOT

     Yazılarının konusu epey geniş olan Enis Batur için olan şu anekdot çok hoş doğrusu: “Samih Rifat ile Ekrem Işın’ın, bir konu üstünde bir süre konuştuktan sonra, ‘Enis’i arayalım, o nasılsa bu konuda yazmıştır.’ dediklerine değinmiştim. Anekdotu severim; yarısı şakaysa, öteki yarısı doğrudur: Çok şey üzerine yazdım ben.” (s.373) [Batur, “…dediklerine değinmiştim.” diye belirtmiş. Doğru: O yazısını, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabına almıştı. Batur, bunu, “yaygın bir ilgi alanı, ket vurulamaz bir merak duyma dürtüsü”yle açıklıyor orada. (s.250) Bilenler bilir: “Merak böceği” tanımının yaratıcısı olan Enis Batur’un kendisi, ‘devcileyin’ bir merak böceğidir.]

TECESSÜSHÂNE

     Bu güzel kitaptan daha çok söz etmek isterdim ama mâlûm, alan sınırlı. Ölen/öldürülen yazarlar (Bedrettin Cömert, Orhan Veli, Tanpınar, Oğuz Atay), yaşasalardı, neler yazarlardı ve yaparlardı, üzerine kurulu (bence, roman olabilecek) metinlerden; köklü bir âileden gelmenin ve/veyâ zengin olmanın burjuva olmaya yetmediğinden, bunun bir gusto ve kültür işi olduğu yazısından; sefâlet içinde yaşayan ve evinde ölü bulunan değerli yazar Muzaffer Buyrukçu’dan (“Buyrukçu’nun ölüsüne, ceset kokunca ulaşabilmiş bir insan topluluğu!” –s.389); Selim İleri’nin bir yazısından yola çıkarak yazdığı, edebiyatımızdaki değer düşüşünün ivme kazanmasını ve nitelikli sanatçıların eserlerinin neredeyse unutulmaya yüz tutmasını dilegetirdiği eleştirisinden de söz etmek isterdim oysa…

     Enis Batur’un bir okuru olarak “Yeni kitabını heyecanla bekliyorum!” diyemeyeceğim; çünkü, onun yazma hızına, onu okurken yetişemiyoruz. Eski tâbirle ‘velûd’ (doğurgan, üretken) bir sanatçıdır Batur. Yalnızca, merak ülkesinin coğrafyası hudutsuz olan bu merak böceğinden şöyle bir istirhâmım var: “Cabinet de curiosité”nin (s.290) karşılığı olarak önerdiği o enfes “Tecessüshâne” kelimesini, bir kitabına isim olarak vermesi…

______

(*) ”Suçluyorum!” / “İthâm ediyorum!”

(**) Cacographe: Durmadan dilbilgisi yanlışları yapan, düşük cümleler kuran yazar. (s.202)

15 Nisan 2013 Pazartesi

EŞLERİNE GÖRE EDİPLERİMİZ: NURULLAH ATAÇ



Sermet Sâmi UYSAL: Beğendiğiniz edipler?
Nûrullah ATAÇ: Fuzûlî, Bâkî, Neşâtî, Nâilî, Atâî... Birinci Edebiyât-ı Cedîde ile ikinci Edebiyât-ı Cedîde'den hiçbirini sevmem. Tevfik Fikret'e hürmetim vardır; o kadar... Abdülhak Hâmid'le Nâmık Kemâl'de şiir yoktur. Hele Abdülhak Hâmid, komik şâirdir. Mehmet Âkif'e gelince; şiirden anlamak, Mehmet Âkif'in şâir olmadığını anlamakla başlar.
S.S.UYSAL: Pekâlâ, ya sevdikleriniz?
ATAÇ: Hâşim, Yahyâ Kemâl; yenilerden Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Orhan M. Arıburnu, Necâti Cumâlı... Bir şiiri için de Ahmet Kabaklı. Hikâyecilerden: Sait Faik, Kemâl Bilbaşar, Tahsin Yücel, Yaşar Kemâl... Aman sonra Yâkup Kadri ile Fâlih Rıfkı'ya da bayılırım. Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Daha başka sevdiklerim de var.
Ayrıca İlhan Demirarslan'ın da şu şiirini severim:
Ben bir bekâr adamım
Param yok ki karım olsun.
Geceleri Şeytan girer rüyâma,
Sağolsun.

["Eşlerine Göre Ediplerimiz", Sermet Sâmi Uysal, L&M Yay., 2004. "Leman Hanım, Eşi Nûrullah Ataç'ı Anlatıyor", s.120]

24 Ocak 2013 Perşembe

HÜSEYİN RAHMİ’DEN ‘FAST FOOD EDEBİYATI’NA…

                                            Orçun Üçer'in arşivinden                                                    


               [Bu yazım, Akşam Kitap'ın 18 Ocak 2013 târihli sayısında "İzi Kayıp Bir Yazardan Popüler Röportajlar" başlığıyla yayımlanmıştır]



     Geçtiğimiz ay bu köşede bir başka kitap fuarından; Beyoğlu Sahaf Festivali’nden söz etmiştim. Bu ay, o festivalden aldığım pek çok değerli kitaplardan birini yazacağım: Mecdi Sadrettin’in; Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Celâl Sâhir (Erozan), Aka Gündüz (gerçek adı Enis Avni’dir) ve Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) ile yaptığı röportajları ihtiva eden ve İstanbul’da, Milliyet Matbaası’nca 1929 yılında neşredilen “Sevdiklerimiz” adlı kitabı.    

     Mecdi Sadrettin kimdir? Açık konuşmak gerekirse, bilmiyorum. Bu kitabın üzerinde  görene kadar da, adını işitmiş değildim. Merak edip araştırma yaptım ama evimdeki mebzul miktarda kaynağa rağmen, ismine,  olması gereken kaynaklarda rastlayamadım. İnternette yaptığım gezintiler esnasında bölük pörçük –o da, başkalarının biyografileri ya da onunla ilgili olmayan makaleler içerisinde- bilgiler edindim.  Buna göre; Ankara’da yaşayan bir gazeteci olduğunu, İkinci Dönem Lozan Konferansı’na katılan Türk delegasyonu arasında (gazeteci sıfatıyla ve İkdam gazetesi  –Refik Durbaş’ın “Gazetecilerin Lozan Macerası” yazısına göre “Hâkimiyet-i Milliye”- adına) yer aldığını, Cumhuriyet’in ilânını gazetenin (İkdam) manşetinden ilk duyuran kişi olduğunu,  Atatürk’ün, “Şapka Devrimi” ilânı için Kastamonu’ya hareket ettiği (ama henüz ilân etmediği) andan itibaren, bir fötr şapka giyip dolaşmaya başladığını (Bkz: “Bayramın Havai Fişekleri”, Çetin Altan), son olarak da, Sayman soyadını aldığını öğrendim.

     Ahmet Cevdet Oran’dan sonra İkdam gazetesinin başına geçen Mecdi Sadrettin’in, “Sevdiklerimiz” dışında şu kitaplarına ulaşabildim: 1928 yılında, “Harf İnkılâbı”ndan hemen önce neşredilen ve Lâtin harflerine hâlen aktarılmamış olan “Bir İdam Mahkûmu İle Mülâkat” adlı hikâye kitabı, 1944’te yayımlanan “Cennet Hanım” adlı romanı… Ayrıca, hangi yıllarda yayımlandığını tespit edemediğim “Marmara Martısı” adlı romanı, Türk delegasyonuna gazeteci sıfartıyla iştirak ettiği Lozan’a dair “Lozan Kulislerinde/Sulh Konferansı İntiba ve Müşahadeleri” notları  ve “Kara Çetenin Tarihi” isimli “suikast muhâkemesi tutanakları”…  (İzmir Suikasti mi acaba?)

     Muharrem Dayanç’ın “ ‘Yeni Kitap’ Dergisinde On Yazar – On Mülâkat” (Dergâh Yayınları, 2009) çalışmasından öğrendiğime göre,  Yeni Kitap dergisi için yapılmış olan  ve daha sonra da “Sevdiklerimiz” adıyla biraraya getirilen bu kitaptaki en beğendiğim söyleşi, hiç şüphesiz ki, Hüseyin Rahmi Gürpınar’la yapılanı oldu. Yer darlığı nedeniyle de, bu yazımda, yalnızca, Hüseyin Rahmi’yle yapılan o ropörtajdan küçük bir hususa temas edeceğim.
    
    
Prof. Dr. Zeynep Kerman hocamızın hazırladığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın,  “Edebiyat Üzerine Makaleler” (Dergâh Yayınları) kitabındaki “Romana ve Romancıya Dair Notlar” yazısında “Türk romanındaki hakiki konuşma, Hüseyin Rahmi ile başlar. Onda her cins konuşma vardır. Hüseyin Rahmi’nin büyük kuvveti, insan yaratmasını bilmesidir. Kahramanları kitabın ortasında tabiî muhitlerinde imiş gibi yaşarlar. Vâkıa biraz fazla saçılıp dökülürler; fakat yaşarlar. O, halkımızı ve hayatımızı tanıyan muharrirlerdendir. Fakat asıl edebiyatımıza sokak onunla girmiştir.” dediği bu büyük romancının, “Heybeliada’nın en mürtefi (yüksek) noktasındaki zarif köşkün[e]”, Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlar da konuk oluruz. Mecdi Sadrettin’in; “Şık,” İffet”, “Mürebbiye” ve daha nicelerini yazmış ve yazacak olan Hüseyin Rahmi’nin, memleket çapında  okunduğunu ve her sosyal sınıftan rağbet gördüğünü vurguladığı “Yedikule’den, Sarachanebaşı’nın rutubetli evlerinden tutun da, Şişli’nin konforlu apartmanlarına, Anadolu’nun kerpiç evlerine kadar; hangi mesken vardır ki, içinde tozlu bir rafın, ya kapısı kırık bir kitap dolabının köşesinde veyahut da müzeyyen (süslenmiş) bir kütüphanede, maruf (bilinen, tanınan) romancının (Hüseyin Rahmi’nin) bir iki eseri bulunmasın? Her sayfası insana ayrı bir zevk, başka bir neş’e, ruha tarifi müşkül bir gıda veren bu büyük Türk edibinin roman sayfaları önünde, fitili bozuk bir petrol lâmbasının veya kör bir kandilin altında eğilip sabahlayan başlar az mıdır?” (s.5) tespiti, bugün için düşündürücüdür. Şundan ötürü: Anketler, edebî eserlerin ve bilhassa da romanın, son yıllarda büyük bir ivme kazandığını söylüyor bize. Biz kitapseverler de, gerek kitapçı vitrinlerindeki çoksatanlardan, gerekse kitap ekleri ve edebiyat dergilerinden bu artışı gözlemleyebiliyoruz. Evet, kitap satışları az değil ama satılan kitaplar da –açık konuşmak gerekirse- göz nurunu dökmeye değecek eserler değil! Günün modasına göre yazılan ve modanın kanunu gereğince de çok kısa zamanda –ve bir daha hatırlanmamak üzere- yerini (bu kitapların diliyle söylersem) ‘tıpkısının aynısı’na terk edecek olan bir ‘fast food’ edebiyatı… Hemen her sosyal ve kültürel tabakadan insanların Hüseyin Rahmi gibi sanatçıları okuyup zevk aldığı o Türkiye’den, yaptığı alışverişlerin ve yattığı kişilerin sanal günlüğünü kitaplaştıran bugünün ‘blog edebiyatı’na nasıl ve neden gelindiğini araştırmak, edebiyat sosyoloğunun boynunun borcudur.

                                          


(Hüseyin Rahmi bu videoyu görse, pek gülerdi. Hoş olmuş.)
           Biz, Hüseyin Rahmi’ye dönelim: Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlarını da evine misafir eden Hüseyin Rahmi Bey’i, “çocukluk arkadaşı, müşfik bir kardeşi olan” Miralay Hulûsi Bey’le birlikte buluruz. Köşkünden pek az çıkan bu büyük sanatçı, günlerini, üst kattaki mesâi odasında okumak ve o harikulâde eserlerini yazmakla geçirir. Hobi olarak da resim yapar, fotoğraf çeker, ut ve piyano çalar.
    
    
İlk kitabını on iki yaşında yazmıştır. Ne acıdır ki, Aksaray yangınında kül olur o ilk göz ağrısı. Geriye ismi kalır yâdigâr: “Gülbahar Hanım” adında bir piyes… Daha sonra o meşhur romanı “Şık”ı yazacaktır. Etrafındakiler kitabı okurlar ve hemen, Ahmet Mithat Efendi’ye götürmesini söylerler. Hüseyin Rahmi romanı henüz tamamlamamışsa da, gönderir. Ahmet Mithat Efendi, bir iki gün sonra, gazetedeki sütununa yazı yazarak, “Şık” romancısını  matbaaya dâvet edecektir. Genç muharrir, heyecandan titreyerek dâvete icâbet eder. Ahmet Mithat, karşısında, daha çocuk denebilecek yaştaki birini görünce şaşırır ve romanı, onun yazdığına inanmaz. Hatta, yalancılıkla suçlar! Bu suçlama karşısındaki cevap, iki damla yaş olur. Bunun üzerine Ahmet Mithat “O hâlde tamamlayıp getir” der ve tamamını okuyunca, “Başından daha iyi olmuş” diyerek, bu genç sanatçıyı tebrik eder.
    
    
İşte, bu büyük sanatçının şöhret bulması bu olayla başlar…