18 Haziran 2013 Salı

“EMEĞE SAYGI” MI? (YA DA “ÖYLE EMEĞE BÖYLE SAYGI!”)




     Sevgili dostum Kubilay Bürgân’la olan sohbetlerimiz, hep edebiyat üzerinedir. Tabiî olarak, pek çok  hususta birleştiğimiz gibi, ayrılırız da… Bâzı şâirler mevzu-bahis oldu mu, bu ayrılığımız daha da kes(k)inleşir. Kubilay, onca tartışmamızın (fikir teatimizin) netîcesinde, pek de konuyla alâkası olmayan –hadi onu kızdırayım: belki de, ‘mağlûbiyetinin’ işâretidir bu! J- bir şey söyler: “Kötü de olsa emek vermiş; saygı duymak gerekir.” Bu, bana göre, kabûl edilmesi mümkün olmayan bir bakış açısı. Hattâ, dikkate bile alınmaması gerek!.. Öyle ya; yeteneksizliğine bakmadan edebî metin yazmaya cüret eden, üstelik bunu yayımlatan birine, ne demeye “emek  vermiş” diye saygı duyacakmışım?! Bilakis, haddini bilmediği için kızarım!..



     Bu hususta, üstâd Fethi Naci’nin de benimle aynı düşündüğünü okuyunca pek sevindim… Şaşırdım mı? Hayır! Çünkü, ‘aklın yolu bir’!..

     Üstâd’ın, “Kıskanmak” kitabındaki “Edebiyatımızda Ölçüt Sorunu”* yazısından naklediyorum:


     Toplumsal yozlaşmayla birlikte edebiyatımız da öyle bir yere doğru gidiyor ki, genç şâirlerimizin, genç hikâyecilerimizin ölçüt sorununu anımsamaları, kendilerinden önceki usta şâirlerin, hikâyecilerin (ya da hikâyecinin) yazdıklarıyla kendi yazdıklarını karşılaştırmaları gerekir diye düşünüyorum; o ustaların ulaştıkları düzeylere ulaşabilecek şâirleri, hikâyecileri özlemle bekliyorum; bir yılda yirmiye yakın hikâye kitabı, altmıştan fazla şiir kitabı okuduktan sonra aradığını bulamayınca da her yıl sonunda tekrarlanan gazete soruşturmalarına ister istemez ‘Bu yıl bende iz bırakan bir eser olmadı.’ diye cevap veriyorum. ÇÜNKÜ BİR ELEŞTİRMENİN GÖREVİ, ‘SIRADAN’ OLANA (BİR EMEK ÜRÜNÜDÜR, DİYE)YARDIMC I OLMAK DEĞİLDİR; kendinden önceki şâirleri, hikâyecileri, romancıları aşmak bir yana, onların eserlerinde ulaştıkları düzeyin semtine bile ulaşamayan, yazdıkları yalnızca bir kitap nesnesi olarak vâr olan yazarlara karşı BÖYLESİ BİR TUTUM, ‘SEVGİSİZ BİR TAVIR’ DEĞİLDİR, ‘ELEŞTİREL BİR TAVIR’DIR. Çünkü sınâi ve tarımsal üretim alanında kutsal bir değer olan ‘emek gücü’, sanatsal yaratış alanında ikinci plânda kalır: Bu alanda asıl olan, ortaya konan eserdir: Toplumsal yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan sınâi ve tarımsal üretimin toplumsal emek gücü ile, sanatın, edebiyatın bireysel-kişisel emek gücünü bir tutmaya kalkışmak, olsa olsa, sanat ve edebiyat ürünlerini serî îmâlât ürünleriyle aynı kefeye koymak olur.”  (s.66-67)


* Fethi Naci,  “Edebiyatımızda Ölçüt Sorunu” - “Kıskanmak”/Eleştiri Günlüğü 5,  Oğlak Yayıncılık, 1998)




 

23 Mayıs 2013 Perşembe

IRKÇI BİR İNSAN İYİ BİR YAZAR OLABİLİR Mİ?


MERAK CEMİYETİ TUTANAKLARI / ENİS BATUR

[Bu yazım, ŞALOM gazetesinin 22.05.2013 târihli sayısında yayımlanmıştır.]








Enis Batur, belli bir edebî ve sanatsal düzeyde okuru olan bir yazardır. Yazdıklarının bir kısmı, geneli pek alâkadar etmez. Öyle çok satan bir yazar da değildir… Bu anlamda, deyiş yerindeyse, okura eyvallâhı olmayan bir sanatçıdır. Bunu, yeri geldiğinde kendisi de yazar; bilinçli bir tercihin ürünüdür bu tutum. Bu yazıda değinmeye çalışacağım yeni kitabı (aslında, birkaç kitabı hemen hemen aynı anda yayımladığı için, yeni kitaplarından biri, demek daha doğru) “Merak Cemiyeti Tutanakları”nın bir yerinde, şöyle ifâde eder bu durumu: “Son yıllarda, kitaplarım üç koldan çıktı okurun karşısına: Okkalı ciltler (Başkalaşımlar XXI-XXX gibi), ortaboy kitaplar (Hâneberdûş gibi), küçük kitaplar (Hayalet gibi). Gözlemim şu: Okur, ilk kümedekilerden bir parça ürküyor, üçüncü kümedekileri gözden kaçırıyor, daha çok ikinci kümenin ürünlerine yönelmeyi yeğliyor. Onlar nasıl bildiklerini yapıyorlarsa, yapacaklarsa, ben de bildiğimi yapmayı sürdüreceğim – malûm, velînîmetim yoktur!” (s.354)

“ENİS BATUR NE İŞ YAPAR?”

     “Mârifet iltifâta tâbîdir.” sözünü çok severim. Bence, “Yazdıklarımı okuyanların hiçbiri çevremdekiler değil.” (s.115) diyen Enis Batur da –hakkı olan- ‘mazhâriyete’ kavuşmak ister. Belki yanlış bir izlenim bu ama,  Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabındaki şu satırlardır böyle düşünmemin nedeni: “Adıma kitap kapaklarından, otuz yılı aşkın süredir yazdığım günlük gazete ve haftalık-aylık dergilerden âşinâ kaç okur vardır, bilemem; tahmin yürütmek gerekirse, yaklaşık 50 binlik bir nüfus sözkonusu olsa gerektir. ‘Enis Batur ne iş yapar?’ sorusuna hemen tümü ‘yazardır’ yanıtını verirdi sanıyorum. (s.126)

TUTANAKLAR…

     Alakarga Yayıncılık’ın bu yılın ilk ayında yayımladığı “Merak Cemiyeti Tutanakları”nın altbaşlığı “İçbükeyler: 2010-2011”. Enis Batur’un Cumhuriyet Kitap’taki “Pertavsız” köşesinde yayımlattığı  yazılarının toplamı/seçkisi… Bu dizinin ilk kitabı, 2009 yılında Kırmızı Yayınları’ndan çıkan “Pervasız Pertavsız”dı. (İlkinde “İçbükeyler” ibâresinin olmadığı kitabın altbaşlığı “2000-2008”di.). Bu cildin ikinci kitabı, yine aynı yayınevinden, 2012 yılında geldi: “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” (Bu kitabın albaşlığı ise “İçbükeyler: 2008-2010”du.).

     Enis Batur’un yazılarını tâkip edenler, bu yazıların külliyetli kısmını, sanat ve edebiyatın oluşturduğunu bilirler. Arada, siyâsete de değinir ama bu hususta –belki de haksız olmayarak- pesimisttir Batur. Bu sıkıcı ortamdan yine sanata sığınılacaktır. [“ ‘Benim gibiler’, kişisel travmalarla, yaşanan dramlarla başetmenin yolunu genelde üretmekte bulmuşlardır. Bir panzehir türü, bir karşı-kefeye yükleme yaparak denge tutturma, bir göğüsleme içstratejisi olarak görülebilir o seçim.” (s.79)] Fakat bu son dediğimden, Enis Batur’un, sanatı, edebiyatı ‘sığınalacak bir alan’ olarak gördüğü anlaşılmasın; bilâkis, bir yaşama biçimi (life style / tarz-ı hayat), hattâ vâroluş biçimidir…

     Enis Batur’un her yazdığını merakla okumaya çalışırım ama ilgimi çekenler (hemen her yazarda olduğu gibi) edebiyat üzerine yazdıklarıdır. Bunda, edebiyat tutkunu olmamın yanında, onun yazdıklarını bütünüyle anlayabilecek, kuşatabilecek bilgi ve estetikten yoksun olmamın da payı var kuşkusuz… Mevlânâ’nın o meşhur benzetmesiyle, kendi kabım ölçüsünde, o deryâdan alabileceğim kadarını alıyorum. (Bu evrensel düstur, Enis Batur âyarındaki bütün yazarlar için geçerlidir elbette…)

     Enis Batur’un bu kitabında da edebiyatla ilgili o kadar fazla ve geniş-yelpâzeli bilgiler var ki, bunlardan belli bir seçme yaparak bahsetmek mecburiyetindeyim.


IRKÇI BİR İNSAN İYİ BİR YAZAR OLABİLİR Mİ?

     Yakın zamanda yeni bir kitabı (Profesör Y İle Konuşmalar) Türkçeye tercüme edilen ve “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanıyla tanınan Louis-Ferdinand Céline, mâlûm olduğu gibi, bir Nazi yanlısıdır ve şüphesiz ki bu yanıyla, insanlığın yüz karasıdır! Kimileri, ağır bir itham sayabilir bu dediğimi ama ben az bile söylediğimi düşünüyorum ve Émile Zola gibi haykırıyorum: “J'accuse!”(*)

     Peki, bu insan iyi bir yazar olabilir mi? Açıkçası bilmiyorum. Bunu “emin olamıyorum” anlamında değil (Céline özelinde) gerçekten bilmediğimi söylemek için dedim. Çok doğal: Çünkü okuyamadım! Biliyorum, önyargı her şeyde kötüdür –hele benim gibi, edebiyatı seven biri için… Enis Batur, bu kitabında, şu soruyla girer konuya: “Louis-Ferdinand Céline, kendi ülkesinde resmen anılabilir mi?”. Ve devam eder: “Soru, bir sorundan doğdu: Kültür Bakanlığı’nın her yıl bastırıp dağıttığı ajanda bu yıl, Celiné’e de yer verdiği için gerisin geri toplatıldı, tartışmanın başlaması gecikmedi.”  Enis Batur, yazının devamında kendi görüşünü de söyler. Bu husustaki görüşü ve tutumu, her aklıbaşında insanın tavrıdır: “Celiné’in resmî düzlemde anılması yerinde bir yaklaşım değil bana kalırsa. Yapıtlarındaki açık Yahudi düşmanlığının, yarı dolaylı yarı dolaysız, soykırım girişimine katkısı olduğu kanısındayım. ‘İnsanlık suçu’ kavramını doğru buluyorum ve Celiné’in yazdıklarıyla bu suçu işlediğine inanıyorum.” (s.209) [abç. –O.Ü.] Fakat, edebî değerini ayrı tutar Batur. “Salyalı antisemitizmine” uzak olduğunu söyler ama “Celiné’de yazınsal değerler yüksek düzeydedir.” diye de ekler. Belki de bu cümlede “ama” bağlacını kullanmam yanlıştı; ikisi birbirinden farklı şeyler çünkü. Ben de Celiné’in ve benzerlerinin edebiyattan silinmesini, kitaplarının yasaklanmasını savunuyor değilim elbette – öyle olsaydı, aynı şiddette olmasa da maalesef bu düşüncedeki birçok yazarı okumamamız gerekirdi; fakat yaşanan onca acıda onun da ‘tuzu’ olması, serin yaklaşmama mânî oluyor… Nasıl olmasın ki, insanlıktan sınıfta kalmış bir yazardır bu! Belki okuduğumda edebî tarafını severim ama onun hakkındaki hükmüm, Batur’un, Nabokov’a dâir şu düşüncesi gibi olacaktır: “Arkasındaki insanı sevemedim!” (s.220)

      Bugün, bilmem ki Celiné’in bu iğrenç yönünü alkışlayanlar var mıdır? “Shoah’dan sonra doğmuş, Avrupa sınırlarının dışında yaşayan birinin (Yahudi olsun veyâ olmasın –O.Ü.), olup bitenlerden çok yaralanması, incinmesi, ezilmesi olanaksızdır, diyecek olanın alnını karışlarım.” (s.236-37) Soruma dönersem; bana öyle geliyor ki, alnı karışlanacak insanların sayısı maalesef az değildir!

YATAY EKSEN VE DİKEY BOYUT

     Batur, Mathias Énard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” romanı üzerine yazdığı yazısında, iki ‘kavramdan’ söz eder: “Yatay eksen” ve “dikey boyut”. Şu cümleler, bu ‘kavramları’ açıklayacaktır: “Énard’ın romanını iki çırpıda aradan çıkardım. Düzgün ama düz bir anlatı. Baştan uca bir yatay eksende gelişiyor, dikey boyutu neredeyse yok gibi: Dolayısıyla derin bir yapıttan sözedemeyiz.” (s.75). “Énard’ın romanı, sıkıştırılarak basılsa, 100 sayfayı güç belâ bulur. Bunun yerine, 50 sayfada yoğunlaşacak, ekonomisi buna uygun biçimde kotarılacak bir ‘uzun öykü’, eksikliğini duyduğum derinliği devreye sokamaz mıydı? Konuda o vaat var bana kalırsa: Yazarda o niyet ağır basmamış ki! Yukarıdan aşağıya inecek bir anlatı (dikey boyut –O.Ü.), az sayıda okuru ilgilendirecekti, soldan sağa versiyonun (yatay eksen –O.Ü.) daha geniş bir kitleyi keseceği kesin…” (s.76) [Bu tanımlamaya, Batur’un, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabında da rastlamıştım. Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri için “Hiçbir derinlik belirtisi göze çarpmıyor günlüklerde; soldan sağa ilerleyen bir yazı, yukarıdan aşağıya asla dönmüyor.” (s.206) (İtalikler bana âit –O.Ü.)]  Yazar adayları ve hattâ edebiyatçılar için önemli olduğunu düşünüyorum bu konunun; zîrâ, “Yazınsal yapıtı yalnızca içeriğiyle değerlendiremeyiz, yazılış biçimi bir o kadar bağlayıcıdır, özgün oluşu bağlamında…” (s.131) Tabiî bunun için, belli bir aşamayı geçmiş olmak; en azından –bizim anlı şanlı yazarlarımızda dahî görünen- “cacographe” eşiğinden rütbe almış olmak gerekir! (**)

ELEŞTİRİYE AÇIK OLMA

     Edebiyatçıların, eleştirmenleri pek sevmediği ortadadır. Türk edebiyatının en önemli eleştirmeni olan Fethi Naci, eleştirmenlik için “nankör bir iş” demiştir. Bu, lâf olsun diye söylenmiş bir söz değil, tecrübe neticesidir: Yirminin üzerinde edebiyatçı dostu, sırf yazdıklarını eleştirdiği (yâni değerlendirdiği) için, Fethi Naci’yle selâmı sabahı kesmiştir. (Bunun istisnâsı, Tahsin Yücel’dir.) Oysa eleştirmeni takdir etmek gerekir; iyi bir eleştiri, yol gösterir çünkü. Yazarların tavrı, Enis Batur’unki gibi olmalıdır: “Temellendirilmiş, kendince gerekçelendirilmiş her eleştiri benim için sâhiden yararlıdır; sonunda katılmayabilirim eleştirinin özüne, ama arada, özen ve dikkatle yeniden ölçümler yaparım.” (s.132) Çünkü: “Kendince dayanakları olan her eleştirel okuma besleyicidir. Yaralayabilir, aynanızı çatlatabilir, bir süreliğine uykunuzu kaçırabilir. Bunun bedelini eleştiriyi yöneltmiş olana ödetmeye kalkışanlar, kendilerini neden o kadar beğendiklerini de araştırmalıdırlar.” (s.133 –İtalikler bana âit ve abç. –O.Ü.). Eleştirmenin işi yaratılmış metindir, onun yazarı değil. Eleştiriyi şahsına yapılmış bir hakaret olarak algılayıp, işi,  neredeyse kan dâvâsı olarak algılayanların, edebiyat anlayışlarından şüphe etmek gerekir. Çünkü eleştiri de edebiyata dâhildir; üstüne üstlük, bir bilimdir! “ ‘İnsanı sevmem, ama yapıtına değer veriyorum.’ (vice versa) eşiğini aşa[n]…” (s.269) her eleştiri makbul sayılmak mecburiyetindedir.

BİR ANEKDOT

     Yazılarının konusu epey geniş olan Enis Batur için olan şu anekdot çok hoş doğrusu: “Samih Rifat ile Ekrem Işın’ın, bir konu üstünde bir süre konuştuktan sonra, ‘Enis’i arayalım, o nasılsa bu konuda yazmıştır.’ dediklerine değinmiştim. Anekdotu severim; yarısı şakaysa, öteki yarısı doğrudur: Çok şey üzerine yazdım ben.” (s.373) [Batur, “…dediklerine değinmiştim.” diye belirtmiş. Doğru: O yazısını, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabına almıştı. Batur, bunu, “yaygın bir ilgi alanı, ket vurulamaz bir merak duyma dürtüsü”yle açıklıyor orada. (s.250) Bilenler bilir: “Merak böceği” tanımının yaratıcısı olan Enis Batur’un kendisi, ‘devcileyin’ bir merak böceğidir.]

TECESSÜSHÂNE

     Bu güzel kitaptan daha çok söz etmek isterdim ama mâlûm, alan sınırlı. Ölen/öldürülen yazarlar (Bedrettin Cömert, Orhan Veli, Tanpınar, Oğuz Atay), yaşasalardı, neler yazarlardı ve yaparlardı, üzerine kurulu (bence, roman olabilecek) metinlerden; köklü bir âileden gelmenin ve/veyâ zengin olmanın burjuva olmaya yetmediğinden, bunun bir gusto ve kültür işi olduğu yazısından; sefâlet içinde yaşayan ve evinde ölü bulunan değerli yazar Muzaffer Buyrukçu’dan (“Buyrukçu’nun ölüsüne, ceset kokunca ulaşabilmiş bir insan topluluğu!” –s.389); Selim İleri’nin bir yazısından yola çıkarak yazdığı, edebiyatımızdaki değer düşüşünün ivme kazanmasını ve nitelikli sanatçıların eserlerinin neredeyse unutulmaya yüz tutmasını dilegetirdiği eleştirisinden de söz etmek isterdim oysa…

     Enis Batur’un bir okuru olarak “Yeni kitabını heyecanla bekliyorum!” diyemeyeceğim; çünkü, onun yazma hızına, onu okurken yetişemiyoruz. Eski tâbirle ‘velûd’ (doğurgan, üretken) bir sanatçıdır Batur. Yalnızca, merak ülkesinin coğrafyası hudutsuz olan bu merak böceğinden şöyle bir istirhâmım var: “Cabinet de curiosité”nin (s.290) karşılığı olarak önerdiği o enfes “Tecessüshâne” kelimesini, bir kitabına isim olarak vermesi…

______

(*) ”Suçluyorum!” / “İthâm ediyorum!”

(**) Cacographe: Durmadan dilbilgisi yanlışları yapan, düşük cümleler kuran yazar. (s.202)

15 Nisan 2013 Pazartesi

EŞLERİNE GÖRE EDİPLERİMİZ: NURULLAH ATAÇ



Sermet Sâmi UYSAL: Beğendiğiniz edipler?
Nûrullah ATAÇ: Fuzûlî, Bâkî, Neşâtî, Nâilî, Atâî... Birinci Edebiyât-ı Cedîde ile ikinci Edebiyât-ı Cedîde'den hiçbirini sevmem. Tevfik Fikret'e hürmetim vardır; o kadar... Abdülhak Hâmid'le Nâmık Kemâl'de şiir yoktur. Hele Abdülhak Hâmid, komik şâirdir. Mehmet Âkif'e gelince; şiirden anlamak, Mehmet Âkif'in şâir olmadığını anlamakla başlar.
S.S.UYSAL: Pekâlâ, ya sevdikleriniz?
ATAÇ: Hâşim, Yahyâ Kemâl; yenilerden Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Orhan M. Arıburnu, Necâti Cumâlı... Bir şiiri için de Ahmet Kabaklı. Hikâyecilerden: Sait Faik, Kemâl Bilbaşar, Tahsin Yücel, Yaşar Kemâl... Aman sonra Yâkup Kadri ile Fâlih Rıfkı'ya da bayılırım. Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Daha başka sevdiklerim de var.
Ayrıca İlhan Demirarslan'ın da şu şiirini severim:
Ben bir bekâr adamım
Param yok ki karım olsun.
Geceleri Şeytan girer rüyâma,
Sağolsun.

["Eşlerine Göre Ediplerimiz", Sermet Sâmi Uysal, L&M Yay., 2004. "Leman Hanım, Eşi Nûrullah Ataç'ı Anlatıyor", s.120]

24 Ocak 2013 Perşembe

HÜSEYİN RAHMİ’DEN ‘FAST FOOD EDEBİYATI’NA…

                                            Orçun Üçer'in arşivinden                                                    


               [Bu yazım, Akşam Kitap'ın 18 Ocak 2013 târihli sayısında "İzi Kayıp Bir Yazardan Popüler Röportajlar" başlığıyla yayımlanmıştır]



     Geçtiğimiz ay bu köşede bir başka kitap fuarından; Beyoğlu Sahaf Festivali’nden söz etmiştim. Bu ay, o festivalden aldığım pek çok değerli kitaplardan birini yazacağım: Mecdi Sadrettin’in; Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Celâl Sâhir (Erozan), Aka Gündüz (gerçek adı Enis Avni’dir) ve Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) ile yaptığı röportajları ihtiva eden ve İstanbul’da, Milliyet Matbaası’nca 1929 yılında neşredilen “Sevdiklerimiz” adlı kitabı.    

     Mecdi Sadrettin kimdir? Açık konuşmak gerekirse, bilmiyorum. Bu kitabın üzerinde  görene kadar da, adını işitmiş değildim. Merak edip araştırma yaptım ama evimdeki mebzul miktarda kaynağa rağmen, ismine,  olması gereken kaynaklarda rastlayamadım. İnternette yaptığım gezintiler esnasında bölük pörçük –o da, başkalarının biyografileri ya da onunla ilgili olmayan makaleler içerisinde- bilgiler edindim.  Buna göre; Ankara’da yaşayan bir gazeteci olduğunu, İkinci Dönem Lozan Konferansı’na katılan Türk delegasyonu arasında (gazeteci sıfatıyla ve İkdam gazetesi  –Refik Durbaş’ın “Gazetecilerin Lozan Macerası” yazısına göre “Hâkimiyet-i Milliye”- adına) yer aldığını, Cumhuriyet’in ilânını gazetenin (İkdam) manşetinden ilk duyuran kişi olduğunu,  Atatürk’ün, “Şapka Devrimi” ilânı için Kastamonu’ya hareket ettiği (ama henüz ilân etmediği) andan itibaren, bir fötr şapka giyip dolaşmaya başladığını (Bkz: “Bayramın Havai Fişekleri”, Çetin Altan), son olarak da, Sayman soyadını aldığını öğrendim.

     Ahmet Cevdet Oran’dan sonra İkdam gazetesinin başına geçen Mecdi Sadrettin’in, “Sevdiklerimiz” dışında şu kitaplarına ulaşabildim: 1928 yılında, “Harf İnkılâbı”ndan hemen önce neşredilen ve Lâtin harflerine hâlen aktarılmamış olan “Bir İdam Mahkûmu İle Mülâkat” adlı hikâye kitabı, 1944’te yayımlanan “Cennet Hanım” adlı romanı… Ayrıca, hangi yıllarda yayımlandığını tespit edemediğim “Marmara Martısı” adlı romanı, Türk delegasyonuna gazeteci sıfartıyla iştirak ettiği Lozan’a dair “Lozan Kulislerinde/Sulh Konferansı İntiba ve Müşahadeleri” notları  ve “Kara Çetenin Tarihi” isimli “suikast muhâkemesi tutanakları”…  (İzmir Suikasti mi acaba?)

     Muharrem Dayanç’ın “ ‘Yeni Kitap’ Dergisinde On Yazar – On Mülâkat” (Dergâh Yayınları, 2009) çalışmasından öğrendiğime göre,  Yeni Kitap dergisi için yapılmış olan  ve daha sonra da “Sevdiklerimiz” adıyla biraraya getirilen bu kitaptaki en beğendiğim söyleşi, hiç şüphesiz ki, Hüseyin Rahmi Gürpınar’la yapılanı oldu. Yer darlığı nedeniyle de, bu yazımda, yalnızca, Hüseyin Rahmi’yle yapılan o ropörtajdan küçük bir hususa temas edeceğim.
    
    
Prof. Dr. Zeynep Kerman hocamızın hazırladığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın,  “Edebiyat Üzerine Makaleler” (Dergâh Yayınları) kitabındaki “Romana ve Romancıya Dair Notlar” yazısında “Türk romanındaki hakiki konuşma, Hüseyin Rahmi ile başlar. Onda her cins konuşma vardır. Hüseyin Rahmi’nin büyük kuvveti, insan yaratmasını bilmesidir. Kahramanları kitabın ortasında tabiî muhitlerinde imiş gibi yaşarlar. Vâkıa biraz fazla saçılıp dökülürler; fakat yaşarlar. O, halkımızı ve hayatımızı tanıyan muharrirlerdendir. Fakat asıl edebiyatımıza sokak onunla girmiştir.” dediği bu büyük romancının, “Heybeliada’nın en mürtefi (yüksek) noktasındaki zarif köşkün[e]”, Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlar da konuk oluruz. Mecdi Sadrettin’in; “Şık,” İffet”, “Mürebbiye” ve daha nicelerini yazmış ve yazacak olan Hüseyin Rahmi’nin, memleket çapında  okunduğunu ve her sosyal sınıftan rağbet gördüğünü vurguladığı “Yedikule’den, Sarachanebaşı’nın rutubetli evlerinden tutun da, Şişli’nin konforlu apartmanlarına, Anadolu’nun kerpiç evlerine kadar; hangi mesken vardır ki, içinde tozlu bir rafın, ya kapısı kırık bir kitap dolabının köşesinde veyahut da müzeyyen (süslenmiş) bir kütüphanede, maruf (bilinen, tanınan) romancının (Hüseyin Rahmi’nin) bir iki eseri bulunmasın? Her sayfası insana ayrı bir zevk, başka bir neş’e, ruha tarifi müşkül bir gıda veren bu büyük Türk edibinin roman sayfaları önünde, fitili bozuk bir petrol lâmbasının veya kör bir kandilin altında eğilip sabahlayan başlar az mıdır?” (s.5) tespiti, bugün için düşündürücüdür. Şundan ötürü: Anketler, edebî eserlerin ve bilhassa da romanın, son yıllarda büyük bir ivme kazandığını söylüyor bize. Biz kitapseverler de, gerek kitapçı vitrinlerindeki çoksatanlardan, gerekse kitap ekleri ve edebiyat dergilerinden bu artışı gözlemleyebiliyoruz. Evet, kitap satışları az değil ama satılan kitaplar da –açık konuşmak gerekirse- göz nurunu dökmeye değecek eserler değil! Günün modasına göre yazılan ve modanın kanunu gereğince de çok kısa zamanda –ve bir daha hatırlanmamak üzere- yerini (bu kitapların diliyle söylersem) ‘tıpkısının aynısı’na terk edecek olan bir ‘fast food’ edebiyatı… Hemen her sosyal ve kültürel tabakadan insanların Hüseyin Rahmi gibi sanatçıları okuyup zevk aldığı o Türkiye’den, yaptığı alışverişlerin ve yattığı kişilerin sanal günlüğünü kitaplaştıran bugünün ‘blog edebiyatı’na nasıl ve neden gelindiğini araştırmak, edebiyat sosyoloğunun boynunun borcudur.

                                          


(Hüseyin Rahmi bu videoyu görse, pek gülerdi. Hoş olmuş.)
           Biz, Hüseyin Rahmi’ye dönelim: Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlarını da evine misafir eden Hüseyin Rahmi Bey’i, “çocukluk arkadaşı, müşfik bir kardeşi olan” Miralay Hulûsi Bey’le birlikte buluruz. Köşkünden pek az çıkan bu büyük sanatçı, günlerini, üst kattaki mesâi odasında okumak ve o harikulâde eserlerini yazmakla geçirir. Hobi olarak da resim yapar, fotoğraf çeker, ut ve piyano çalar.
    
    
İlk kitabını on iki yaşında yazmıştır. Ne acıdır ki, Aksaray yangınında kül olur o ilk göz ağrısı. Geriye ismi kalır yâdigâr: “Gülbahar Hanım” adında bir piyes… Daha sonra o meşhur romanı “Şık”ı yazacaktır. Etrafındakiler kitabı okurlar ve hemen, Ahmet Mithat Efendi’ye götürmesini söylerler. Hüseyin Rahmi romanı henüz tamamlamamışsa da, gönderir. Ahmet Mithat Efendi, bir iki gün sonra, gazetedeki sütununa yazı yazarak, “Şık” romancısını  matbaaya dâvet edecektir. Genç muharrir, heyecandan titreyerek dâvete icâbet eder. Ahmet Mithat, karşısında, daha çocuk denebilecek yaştaki birini görünce şaşırır ve romanı, onun yazdığına inanmaz. Hatta, yalancılıkla suçlar! Bu suçlama karşısındaki cevap, iki damla yaş olur. Bunun üzerine Ahmet Mithat “O hâlde tamamlayıp getir” der ve tamamını okuyunca, “Başından daha iyi olmuş” diyerek, bu genç sanatçıyı tebrik eder.
    
    
İşte, bu büyük sanatçının şöhret bulması bu olayla başlar…

5 Aralık 2012 Çarşamba

BİR “ACÂİBÜ’L -MAHLÛKÂT" GALERİSİ: ÇİN MUTFAĞI

                                        Çin mutfağının güzîde yemeklerinden...


Umarım bu yazacaklarım Türkiye ile Çin arasındaki münâsebetlere zarar vermez; ama verse de yazmaktan imtina edemeyeceğim; zîrâ burama kadar geldi! (Ki, “buram”, âdemelmam oluyor.)

     Efendim, vaka şu: Geçen hafta, yakın bir arkadaşım tarafından yemeğe dâvet edildim. “İşim var, okunacak kitaplar dağ gibi birikti.” dediysem de dinletemedim. Israr kıyâmetten zerre miskal hoşlanmadığımı biliği hâlde yalvar-yakar oldu. Neyse, ben de bir belâyı def etmek kabilinden kabul ettim. “Tamam ama üç saatten fazla zaman ayıramam” şerhini de düştüm. Anlaştık. Arkadaşımın arabasına bindik, gidiyoruz… “Boğaz’a götürüyorsun herhâlde, değil mi? Aşağısı beni kurtarmaz, bilirsin.” dedim. Yemek hususunda ne kadar seçici ve müşkülpesent olduğumu bilen arkadaşım, ilk bakışta felç geçiriyormuş zannı veren o kendine mahsus çarpık gülümsemesiyle “Hayır, Boğaz’a değil ama ondan aşağı kalır yanı olmayan bir yere götüreceğim; hattâ hiç tatmadığın lezzetler deryâsına…” dedi. Allah Allah, ben ki yılların profesyonel yemek yiyicisiyim, acaba tatmadığım bu lezzetler de ne ola? Aldı beni bir merak. “Yâhu birâder, bâri ipucu ver” dediysem de nâfile. Neyse, gidince görecektik nasılsa.

     Yolda, havadan sudan ve işlerimizden bahsedip durduk. İstanbul’un şu Allâh’ın belâsı trafiği, başka türlü geçmiyor ki… Ha, unuttum; gideceğimiz yer Taksim’deymiş. Bendeniz Yeniköy’de mûkim olduğumdan mütevellit, arkadaşım da beni Yeniköy’den aldı bittabii… Fakat birâder o ne trafik öyle! Yeniköy’den Taksim’e iki saate gidilir mi? Biz gittik vallâhi, büyük başarı! İşte konuşa konuşa geçti yol. Nihâyet Taksim’e vâsıl olduk…

     Arabayı, yemek yiyeceğimiz restoranın valesine teslim ettikten sonra, içeri girdik. Yalnız, içeri girmeden evvel ben şöyle bir kafamı kaldırıp tabelaya baktım: Çin lokantasıymış. Şimdiye kadar hiç gitmemiştim. Çin hakkında da epey câhil olduğumdan, mutfağını da bilmiyordum tabii. Bir tek, -nereden kalmışsa aklımda?-, bol bol pirinç yediklerini biliyorum. Dostuma da “Yâhu beni pilâv üstü kuru yedirmeye mi getirdin, e aşk olsun sana!” diye sitem ettim. “Acele etme, ne ziyâfetler çekeceksin bak gör” diyen dostumla, önceden ayırtmış olduğu masaya oturduk. Tabii beni aldı bir telâş. “Yahu, biz Çince bilmeyiz, nasıl anlaşacağız?” dedim. Anlaşılan saflığım üzerimdeydi. Meğer, Türkçe biliyormuş adamlar. Gerçi,  Fransızcayla İspanyolcayı mükemmelen, İngilizceyi de Shakespeare’i anlayacak kadar bilirim ama Çince denilen lisanı öğrenmek, ne yalan söyleyeyim, aklıma gelmemişti. Hayır, bir gün bir Çin lokantasına geleceğimi bilseydim azmeder öğrenirdim. 

     Dostum, Çince birkaç yemek ismi söyledi; o daha evvelden geldiği için az buçuk tanıyor yemekleri. Oturduk bekliyoruz. Restoranın içi kıpkırmızı. Sanki yatak odasındayız. Çekik gözlü garsonlar bir iki görünüyorlar. Nedense konuşan eden yok. Tahta çubukların sesi, Konya kaşık havası dinliyormuşum hissiyâtı uyandırıyor bende. “Yâhu birâder, ne tuhaf yere getirdin beni. Oturup güzel güzel kitabımı okuyacaktım.” dedim. Tamam, incelik yapmış, beni yemeğe götürmek istemiş ama bu türden yerlerden hoşlanmayacağımı biliyor. Allah vere de yemekleri güzel olsa…

     Neden sonra,  elarabasıyla geldi sipârişlerimiz. Hepsinin ağzı çelik kaplarla kapalı olduğundan, kokusundan anlayamadım ne olduklarını. Garsonlar da açmadılar. Dedim ya, bir tuhaf yer! Masayı donatıp çekildiler. Dostum, “Hadi Bismillah” deyip, masanın ortasında duran porselen tabağın çelik kapağını kaldırdı. Aman Yarabbî! Gördüğüm manzara karşısında az kaldı sekte-i kalpten ölecektim! Tabağın üzerinde akrep, solucan, karafatma, hamamböceği, ilh… Velhâsıl ne kadar börtü böcek varsa, sıraya dizilmişlerdi. “Acâibü’l – Mahlûkât” adındaki kitapta garip gurup mahlûklar, işte karşımda duruyorlar…  Zannederim şok geçirdiğimden, bir müddet kendime gelemedim. Bilmem kaç dakika sonra, normal zamanda hiç de kaba konuşmayan bendenizin ağzından şu sözler dökülüverdi: “Ulan pezevenk, sen beni öldürmeye mi çalışıyorsun?!” Tabii şimdi yatışmış bir vaziyette olduğumdan, sarf ettiğim bu gâliz küfürden ötürü sıkıntılıyım; ama yine de dostumun buna şükretmesi bile lâzım gelirdi; zîrâ o sinirle tabaktaki mahlûkâtı kafasından aşağı boca etmem işten bile değildi…

     Meğer şaka yapmışmış beyzâde! “Gecikmiş bir 1 Nisan şakası” demez mi! Şimdi ben vaktimi çaldığına mı, iki adımlık yol için trafikte çektiğim onca eziyete mi, yoksa iki lokma zıkkımlanacağım diye heves ederken, evde görünce zehirlettiğimiz haşerelerin (ve hiçbir zaman görmek istemeyeceğimiz akreplerin) yemek diye önüme sürülmesine mi sinirleyim?! Yine de insanlık bende kalsın, dedim. Kendi meşrebince âdî bir şaka yapmış çocuk, hadi daha fazla kırmamayım, düşüncesiyle sükûnetimi muhâfaza ettim. Tabii ki bu, o dostumla  uzun bir müddet görüşmeyeceğim gerçeğini değiştirmeyecek… Bu uğursuz olaydan,  güzel bir netîce de çıkardım: İnsanlığın geleceği ve huzuru için, kendimi, adına haksız yere “mutfağı” ya da “yemeği” dedikleri bu “Acâibü’l – Mahlûkât Galerisi”  Çin işkencesine karşı savaş açmakla vazifeli kılabilirdim. Nasıl mı? Tabii ki zavallı ve mâsum insanları bu fesat (mide fesadı) yerlerden uzak durmaları için uyararak… (Aman bana ne, kendileri görünce zâten yemezler. Yerlerse de kendilerinden utansınlar!..
J
)

     Yaa, işte böyle. Başıma bu da gelecekmiş…


{5 Aralık 2012 Çarşamba, 03:50}

22 Kasım 2012 Perşembe

TİYATRODA

                                           Beki L. Bahar (1927-2011). Nûr içinde yat...
   

      Şiir, makale, deneme, derleme ve anı kitaplarının yanısıra, tiyatro eserleri de olan merhume Beki L. Bahar'ın, sevdiğim şiirlerinden olan "Tiyatroda"yı paylaşmak istedim...

TİYATRODA
Kurulunca bir numaralı koltuğa
Değme keyfime karanlıkta
Yargıç kesilirim bir anda
Yargılarım ışık içinde olanları

O ooo hem de kimleri
Örneğin: Sekizinci Henri'yi
Veya Deli İbrahim'i
Bazen de kan başıma çıkar

Savcılığım ağır basar
Suçlar, suçlarım durmadan
Nasıl olur anlamam
Hızımı alamam

Makyevel'im artık tamam
Gelsin dar ağaçları, giyotinler
Daha bilmem neler neler
Korkunç!

Ne de merhametsiz olabiliyormuş
Karıncayı incitmeyen kişi
Bir koltukta bulunca kendisini...

19 Kasım 2012 Pazartesi

TÜYAP KİTAP FUARI’NDA BİR CEVELAN

                                       "Bana bu sorularla gelmeyin kardeşim!" bakışı.

     Bundan önceki, “Jennifer Lopez mi, Kitap Fuarı mı?” başlıklı derin varoluşsal yazımda (Bkz: http://orcunucer.blogspot.com/2012/11/jeniffer-lopez-mi-kitap-fuari-mi.html) , yaşadığım gerilimli ikilemden söz etmiştim: Ya, arkadaşımın davetlisi olarak Lopez nam hâtunun konserine gidecek, yahut da dünyanın en sıkıcı işi olan Kitap Fuarı’nı tercih edecektim. Nitekim, o yazımdan da anlaşabileceği üzere, ikincisinde karar kıldım. Sonuç: Sabahın 10’undan akşamın 8’ine kadar ırzına tasallut edilmiş ayaklarımın isyan bayraklarını çekmesi ve beni evime (ben-i ev! J) dar atması oldu. Nasıl yorulduğum şurdan (Bkz: Link veremeyeceğim) hesap edilsin ki, akşamın 10’undan, sabahın altısına kadar deliksiz  bir uyku çektim. Şu satırları yazdığım (09:20) saate kadar da, sporumu ve kahvaltımı yapıp, gazetelerin manşetlerine göz gezdirdim. Heyecanla, CNN Türk’te, Yalım Eralp’in yolunu gözetmekteyim. Sabık sefir-i kebirimizin (siz Türkler nası diyoğr; “Büyükelçi”?) dünya gündemine dâir yorumlarını dinlemeden katiyyen huzur bulamoorum… Seviliyorsun “Monşeğhr”.  (Yalnız, Beyefendi’nin papyonuna hasta olduğum gerçeğini şerh düşmeden edemiyeceğim…)
     Bu güncemin başlığı, mâlûm olduğu üzere, Hâce-î evvel nam muharririmiz merhum Ahmed Midhat Efendi’nin o meşhur “Avrupa’da Bir Cevelan”eserinden mülhemdir. Elbette, bendenizin bu cevelanı (dolaşması, gezisi), Efendi’ninki kadar geniş hudutlu değil; mâmâfih, ondan daha az heyecanlı da değil! Hatta belki de daha maceralı. Nasıl olmasın: Beş adımda bir ayağıza basılacak, incelemek istediğiniz kitaba ulaşmanız, Prometheus’un tanrılardan ateşi çalmasından daha zor olacak, sevdiğiniz yazara imzalatmak niyetiyle evden getirdiğiniz kitaplarınız, yayınevi sahibi ya da çalışanlarınca, ödeme yapılması için kasaya yönlendirilmek istenecek; evden getirdiğinizi söylediğinizde de ‘İnanmadım ama hadi öyle olsun’ bakışlarına maruz kalacak, seviğiniz yazar –Allah muhafaza- popüler ve/veya çok okunan bir yazarsa, onunla iki kelâm edebilmek için kuyrukta saatlerinizi harcayacak;  sağ olsunlar, büyük yayınevlerinin iki salonda birden imza günleri düzenlemesi nedeniyle, yüzlerce insanın kucağında kabir genişliğindeki koridorlardan geçeceksiniz  –üstelik, bu koridorlardan birini mesken tutmuş olan uzakdoğulu bir abinin, her geçişinizde elinize tutuşturduğu kişisel gelişim broşürünü, bu sefer hangi yayınevinin tezgâhına bırakacağınızı dert etmeniz de cabası-… Neyse, bu kadarı kâfi. Gitmek isteyenleri olumsuz etkilemek istemem doğrusu… (Öyle bir niyetim olsaydı, şehirlerarası mesabesindeki/mesafesindeki yolculuğu da söylerdim.)
     Tabii bunlar işin şakası; yahut da, ulaşılacak güzelliklere giden yoldaki tatlı engeller. Peki, nedir o güzellikler? Elbette, sevdiğiniz sanatçılarla sohbet edebilme olanağı. Şahsen dünkü Fuar ziyaretimde, bu hususta epey istifade ettim: Gider gitmez, Hilmi Yavuz Hoca’nın “Avrupa’nın Zihin Tarihi” başlıklı sohbetine katıldım. Ardından da imza saati geldiği için, Timaş Yayınları’nın standına gittim. Hoca’yla öpüşüp, zamanın elverdiğince bir iki kelâm ettik. Hoca, benim Facebook dışında da bir hayatım olduğunu görünce epey şaşırdı doğrusu. J

     Ardından, çok sevgili arkadaşımla birlikte, İnci Aral’ın yanına gittik. İnci Hanım’la önceki fuarlardan ve Selim İleri’nin davetlisi olarak gittiğimiz, İleri’nin aldığı Aydın Doğan Öykü Ödülü  (2012) töreninin yapıldığı Hilton’dan tanışıyorduk zaten. Zarif eşi Ali Bey de oradaydı. Ali Bey, tıp fakültesi son sınıfta okuyan arkadaşımın meslektaşıydı aynı zamanda…

     Sevdiğim yazar Sevinç Çokum’la ilk kez bu fuarda tanıştım. Onun, ilk çıktığı yıl okuduğum ve sevdiğim romanı “Tren Burdan Geçmiyor” üzerine nicedir yazmak istiyordum. Tembellik yapmayıp yazmalıyım…
     Çok sevdiğim şair ve yazar (aynı zamanda da tıp profesörü) Hüsrev Hatemi’yi uzun bir aradan sonra görmek büyük mutluluktu. Emekli olmadan evvel, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki odasında az sohbetlerimiz olmayan Hoca’yla, diyebilirim ki, hasret giderdim. Bir sürprizle de karşılaştım: Hoca’nın “İl, Dil, Din Üzerine” adını verdiği kitabı yayımlanmıştı. Sağ olsunlar, beni mahcup etme pahasına, imzalayıp hediye etme lûtfunda bulundular.

     Muazzez İlmiye Çığ ile maalesef çok fazla konuşamadık. Hanımefendi’nin başı çok kalabalıktı, yormak istemedik.

     “Bazen Hayat” kitabında topladığı öykülerini severek okuduğum Sine Ergün’le kısa ama güzel bir sohbetimiz oldu. Okumadığım bir kitabı yazarına imzalatmak âdetim değildir ama yakın zamanda hemen okuyacağım için “Burası Tekin Değil” kitabını da imzalattım. Güzel öyküler beni bekliyor…

     Sahaf seksiyonunu elbette gezdim. Yakın zamanda biten Beyoğlu Sahaf Festivali’ne katılanların bir kısmını orada da gördüm. Ayrıca, Emin Nedret İşli Bey’in standında, Derya Tulga Bey’le karşılaştım. Sohbetimizde, Derya Bey’in sevgili kedisi Aşil’le benim sevgili kedim Ester’i baş-göz etme niyetimizde bir mutabakata varamadık. 
J  Orada, üstâd-ı âzam Doğan Hızlan’ı da gördüm. Merhabalaşıp ayrıldım; sıkmak istemedim. Ama herkes benim kadar düşünceli değildi tabi. Âdeta pop star muamelesi yapıldı Cumhurbaşkanımıza: Ben diğer salona geçerken, fotoğraf çekilmek isteyenler mini bir kuyruk oluşturmaya başlamışlardı!  J

     Buket Uzuner’le olan sohbetimiz, hâl hatır sormaktan ibaretti; kısıtlı zamandan ötürü, fazlası mümkün değildi zaten. Buket Hanım’ın içten gülümsemesi ve gülen bakışları, kısa da olsa zevkli kıldı konuşmamızı…

     Gelelim en sıcak sohbete: Münib Engin Noyan abimle, yarım saatlik has muhabettimiz… Engin Abi’nin sohbetini nasıl özlediysem, doyamadım. Bu yarım saate; üzerinde çalıştığı ve yalnız bana söylediğini söylediği için burada açıklayamayacağım bir çalışmasını, eskiden birlikte çalıştıkları Attilâ İlhan ve Sanat Olayı dergisini, akrabası ve edebiyatımızın en güçlü kalemi Refik Hâlid Karay’ı, elbette ve illâki Muhammed Esed’i sığdırdık. Engin Abi’nin yetişmesi gerektiği bir nikâh olduğundan, yakın zamanda görüşmek üzere vedalaştık…

     Bir şey unutmadıysam, benim dünkü Fuar günlüğüm bu kadar. Aldığım kitapları ve dönüş yolunda çektiğim çileleri yazacak değilim; zira, bunca güzelliğin üzerine hiç çekilmez…

     Ooo,  Yalım Eralp üstâdımız (nâm-ı diğer Mr. Papyon) konuşmaya başlamış. Hadi ben kaçtım…

                                                                                                                                              19.11.12 Pazartesi



(Fuar'da çılgınlar gibi eğlenebilirsiniz. :) )