Sevgili dostum
Kubilay Bürgân’la olan sohbetlerimiz, hep edebiyat üzerinedir. Tabiî olarak,
pek çokhususta birleştiğimiz gibi,
ayrılırız da… Bâzı şâirler mevzu-bahis oldu mu, bu ayrılığımız daha da
kes(k)inleşir. Kubilay, onca tartışmamızın (fikir teatimizin) netîcesinde, pek
de konuyla alâkası olmayan –hadi onu kızdırayım: belki de, ‘mağlûbiyetinin’
işâretidir bu! J-
bir şey söyler: “Kötü de olsa emek vermiş; saygı duymak gerekir.” Bu, bana
göre, kabûl edilmesi mümkün olmayan bir bakış açısı. Hattâ, dikkate bile
alınmaması gerek!.. Öyle ya; yeteneksizliğine bakmadan edebî metin yazmaya
cüret eden, üstelik bunu yayımlatan birine, ne demeye “emekvermiş” diye saygı duyacakmışım?! Bilakis,
haddini bilmediği için kızarım!..
Bu hususta, üstâd
Fethi Naci’nin de benimle aynı düşündüğünü okuyunca pek sevindim… Şaşırdım mı?
Hayır! Çünkü, ‘aklın yolu bir’!..
“Toplumsal yozlaşmayla birlikte edebiyatımız
da öyle bir yere doğru gidiyor ki, genç şâirlerimizin, genç hikâyecilerimizin
ölçüt sorununu anımsamaları, kendilerinden önceki usta şâirlerin, hikâyecilerin
(ya da hikâyecinin) yazdıklarıyla kendi yazdıklarını karşılaştırmaları gerekir
diye düşünüyorum; o ustaların ulaştıkları düzeylere ulaşabilecek şâirleri,
hikâyecileri özlemle bekliyorum; bir yılda yirmiye yakın hikâye kitabı,
altmıştan fazla şiir kitabı okuduktan sonra aradığını bulamayınca da her yıl
sonunda tekrarlanan gazete soruşturmalarına ister istemez ‘Bu yıl bende iz
bırakan bir eser olmadı.’ diye cevap veriyorum. ÇÜNKÜ BİR ELEŞTİRMENİN GÖREVİ,
‘SIRADAN’ OLANA (BİR EMEK ÜRÜNÜDÜR, DİYE)YARDIMC
I OLMAK DEĞİLDİR; kendinden önceki şâirleri, hikâyecileri, romancıları aşmak
bir yana, onların eserlerinde ulaştıkları düzeyin semtine bile ulaşamayan,
yazdıkları yalnızca bir kitap nesnesi olarak vâr olan yazarlara karşı BÖYLESİ
BİR TUTUM, ‘SEVGİSİZ BİR TAVIR’ DEĞİLDİR, ‘ELEŞTİREL BİR TAVIR’DIR. Çünkü sınâi
ve tarımsal üretim alanında kutsal bir değer olan ‘emek gücü’, sanatsal yaratış
alanında ikinci plânda kalır: Bu alanda asıl olan, ortaya konan eserdir: Toplumsal
yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan sınâi ve tarımsal üretimin toplumsal emek gücü ile, sanatın, edebiyatın
bireysel-kişisel emek gücünü bir tutmaya kalkışmak, olsa olsa, sanat ve
edebiyat ürünlerini serî îmâlât ürünleriyle aynı kefeye koymak olur.”(s.66-67)
Enis Batur, belli bir edebî ve sanatsal düzeyde okuru olan
bir yazardır. Yazdıklarının bir kısmı, geneli pek alâkadar etmez. Öyle çok
satan bir yazar da değildir… Bu anlamda, deyiş yerindeyse, okura eyvallâhı
olmayan bir sanatçıdır. Bunu, yeri geldiğinde kendisi de yazar; bilinçli bir
tercihin ürünüdür bu tutum. Bu yazıda değinmeye çalışacağım yeni kitabı
(aslında, birkaç kitabı hemen hemen aynı anda yayımladığı için, yeni
kitaplarından biri, demek daha doğru) “Merak
Cemiyeti Tutanakları”nın bir yerinde, şöyle ifâde eder bu durumu: “Son
yıllarda, kitaplarım üç koldan çıktı okurun karşısına: Okkalı ciltler (Başkalaşımlar XXI-XXX gibi), ortaboy
kitaplar (Hâneberdûş gibi), küçük
kitaplar (Hayalet gibi). Gözlemim şu:
Okur, ilk kümedekilerden bir parça ürküyor, üçüncü kümedekileri gözden
kaçırıyor, daha çok ikinci kümenin ürünlerine yönelmeyi yeğliyor. Onlar nasıl
bildiklerini yapıyorlarsa, yapacaklarsa, ben de bildiğimi yapmayı sürdüreceğim –
malûm, velînîmetim yoktur!” (s.354)
“ENİS BATUR NE İŞ
YAPAR?”
“Mârifet iltifâta tâbîdir.” sözünü çok
severim. Bence, “Yazdıklarımı okuyanların hiçbiri çevremdekiler değil.” (s.115)
diyen Enis Batur da –hakkı olan- ‘mazhâriyete’ kavuşmak ister. Belki yanlış bir
izlenim bu ama,“Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabındaki şu satırlardır böyle
düşünmemin nedeni: “Adıma kitap kapaklarından, otuz yılı aşkın süredir yazdığım
günlük gazete ve haftalık-aylık dergilerden âşinâ kaç okur vardır, bilemem;
tahmin yürütmek gerekirse, yaklaşık 50 binlik bir nüfus sözkonusu olsa
gerektir. ‘Enis Batur ne iş yapar?’ sorusuna hemen tümü ‘yazardır’ yanıtını
verirdi sanıyorum. (s.126)
TUTANAKLAR…
Alakarga
Yayıncılık’ın bu yılın ilk ayında yayımladığı “Merak Cemiyeti Tutanakları”nın altbaşlığı “İçbükeyler: 2010-2011”.
Enis Batur’un Cumhuriyet Kitap’taki “Pertavsız”
köşesinde yayımlattığıyazılarının
toplamı/seçkisi… Bu dizinin ilk kitabı, 2009 yılında Kırmızı Yayınları’ndan
çıkan “Pervasız Pertavsız”dı.
(İlkinde “İçbükeyler” ibâresinin
olmadığı kitabın altbaşlığı “2000-2008”di.). Bu cildin ikinci kitabı, yine aynı
yayınevinden, 2012 yılında geldi: “Şehir
Meydanında Fıçı Yuvarlamak” (Bu kitabın albaşlığı ise “İçbükeyler: 2008-2010”du.).
Enis Batur’un
yazılarını tâkip edenler, bu yazıların külliyetli kısmını, sanat ve edebiyatın
oluşturduğunu bilirler. Arada, siyâsete de değinir ama bu hususta –belki de
haksız olmayarak- pesimisttir Batur. Bu sıkıcı ortamdan yine sanata
sığınılacaktır. [“ ‘Benim gibiler’, kişisel travmalarla, yaşanan dramlarla
başetmenin yolunu genelde üretmekte bulmuşlardır. Bir panzehir türü, bir
karşı-kefeye yükleme yaparak denge tutturma, bir göğüsleme içstratejisi olarak
görülebilir o seçim.” (s.79)] Fakat bu son dediğimden, Enis Batur’un, sanatı,
edebiyatı ‘sığınalacak bir alan’ olarak gördüğü anlaşılmasın; bilâkis, bir
yaşama biçimi (life style / tarz-ı hayat), hattâ vâroluş biçimidir…
Enis Batur’un her
yazdığını merakla okumaya çalışırım ama ilgimi çekenler (hemen her yazarda
olduğu gibi) edebiyat üzerine yazdıklarıdır. Bunda, edebiyat tutkunu olmamın
yanında, onun yazdıklarını bütünüyle anlayabilecek, kuşatabilecek bilgi ve
estetikten yoksun olmamın da payı var kuşkusuz… Mevlânâ’nın o meşhur
benzetmesiyle, kendi kabım ölçüsünde, o deryâdan alabileceğim kadarını
alıyorum. (Bu evrensel düstur, Enis Batur âyarındaki bütün yazarlar için
geçerlidir elbette…)
Enis Batur’un bu kitabında
da edebiyatla ilgili o kadar fazla ve geniş-yelpâzeli bilgiler var ki,
bunlardan belli bir seçme yaparak bahsetmek mecburiyetindeyim.
IRKÇI BİR İNSAN İYİ
BİR YAZAR OLABİLİR Mİ?
Yakın zamanda yeni bir kitabı (Profesör Y İle Konuşmalar) Türkçeye
tercüme edilen ve “Gecenin Sonuna
Yolculuk” romanıyla tanınan Louis-Ferdinand Céline, mâlûm olduğu gibi, bir
Nazi yanlısıdır ve şüphesiz ki bu yanıyla, insanlığın yüz karasıdır! Kimileri,
ağır bir itham sayabilir bu dediğimi ama ben az bile söylediğimi düşünüyorum ve
Émile Zola gibi haykırıyorum: “J'accuse!”(*)
Peki, bu insan
iyi bir yazar olabilir mi? Açıkçası bilmiyorum. Bunu “emin olamıyorum”
anlamında değil (Céline özelinde) gerçekten
bilmediğimi söylemek için dedim. Çok doğal: Çünkü okuyamadım! Biliyorum,
önyargı her şeyde kötüdür –hele benim gibi, edebiyatı seven biri için… Enis
Batur, bu kitabında, şu soruyla girer konuya: “Louis-Ferdinand Céline, kendi
ülkesinde resmen anılabilir mi?”. Ve
devam eder: “Soru, bir sorundan doğdu: Kültür Bakanlığı’nın her yıl bastırıp
dağıttığı ajanda bu yıl, Celiné’e de yer verdiği için gerisin geri toplatıldı,
tartışmanın başlaması gecikmedi.”Enis
Batur, yazının devamında kendi görüşünü de söyler. Bu husustaki görüşü ve
tutumu, her aklıbaşında insanın tavrıdır: “Celiné’in resmî düzlemde anılması yerinde bir yaklaşım değil bana kalırsa. Yapıtlarındaki
açık Yahudi düşmanlığının, yarı dolaylı yarı dolaysız, soykırım girişimine
katkısı olduğu kanısındayım. ‘İnsanlık suçu’ kavramını doğru buluyorum ve Celiné’in yazdıklarıyla bu suçu işlediğine
inanıyorum.” (s.209) [abç. –O.Ü.] Fakat, edebî değerini ayrı tutar
Batur. “Salyalı antisemitizmine” uzak olduğunu söyler ama “Celiné’de yazınsal
değerler yüksek düzeydedir.” diye de ekler. Belki de bu cümlede “ama” bağlacını
kullanmam yanlıştı; ikisi birbirinden farklı şeyler çünkü. Ben de Celiné’in ve
benzerlerinin edebiyattan silinmesini, kitaplarının yasaklanmasını savunuyor
değilim elbette – öyle olsaydı, aynı şiddette olmasa da maalesef bu düşüncedeki
birçok yazarı okumamamız gerekirdi; fakat yaşanan onca acıda onun da ‘tuzu’
olması, serin yaklaşmama mânî oluyor… Nasıl olmasın ki, insanlıktan sınıfta
kalmış bir yazardır bu! Belki okuduğumda edebî tarafını severim ama onun
hakkındaki hükmüm, Batur’un, Nabokov’a dâir şu düşüncesi gibi olacaktır:
“Arkasındaki insanı sevemedim!” (s.220)
Bugün, bilmem ki Celiné’in bu iğrenç
yönünü alkışlayanlar var mıdır? “Shoah’dan sonra doğmuş, Avrupa sınırlarının
dışında yaşayan birinin (Yahudi olsun veyâ olmasın –O.Ü.), olup bitenlerden çok yaralanması, incinmesi, ezilmesi
olanaksızdır, diyecek olanın alnını karışlarım.” (s.236-37) Soruma dönersem;
bana öyle geliyor ki, alnı karışlanacak insanların sayısı maalesef az değildir!
YATAY EKSEN VE DİKEY
BOYUT
Batur, Mathias Énard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara”
romanı üzerine yazdığı yazısında, iki ‘kavramdan’ söz eder: “Yatay eksen” ve “dikey boyut”. Şu cümleler, bu ‘kavramları’ açıklayacaktır: “Énard’ın
romanını iki çırpıda aradan çıkardım. Düzgün ama düz bir anlatı. Baştan uca bir
yatay eksende gelişiyor, dikey boyutu neredeyse yok gibi: Dolayısıyla derin bir yapıttan sözedemeyiz.” (s.75).
“Énard’ın romanı, sıkıştırılarak basılsa, 100 sayfayı güç belâ bulur. Bunun
yerine, 50 sayfada yoğunlaşacak, ekonomisi
buna uygun biçimde kotarılacak bir ‘uzun öykü’, eksikliğini duyduğum derinliği
devreye sokamaz mıydı? Konuda o vaat
var bana kalırsa: Yazarda o niyet ağır basmamış ki! Yukarıdan aşağıya inecek
bir anlatı (dikey boyut –O.Ü.), az sayıda okuru
ilgilendirecekti, soldan sağa versiyonun (yatay
eksen –O.Ü.) daha geniş bir
kitleyi keseceği kesin…” (s.76) [Bu tanımlamaya, Batur’un, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabında
da rastlamıştım. Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri için “Hiçbir derinlik belirtisi
göze çarpmıyor günlüklerde; soldan sağa ilerleyen
bir yazı, yukarıdan aşağıya asla dönmüyor.”
(s.206) (İtalikler bana âit –O.Ü.)] Yazar adayları ve hattâ edebiyatçılar için
önemli olduğunu düşünüyorum bu konunun; zîrâ, “Yazınsal yapıtı yalnızcaiçeriğiyle değerlendiremeyiz, yazılış
biçimi bir o kadar bağlayıcıdır, özgün oluşu bağlamında…” (s.131) Tabiî bunun
için, belli bir aşamayı geçmiş olmak; en azından –bizim anlı şanlı
yazarlarımızda dahî görünen- “cacographe”
eşiğinden rütbe almış olmak gerekir! (**)
ELEŞTİRİYE AÇIK OLMA
Edebiyatçıların,
eleştirmenleri pek sevmediği ortadadır. Türk edebiyatının en önemli eleştirmeni
olan Fethi Naci, eleştirmenlik için “nankör bir iş” demiştir. Bu, lâf olsun
diye söylenmiş bir söz değil, tecrübe neticesidir: Yirminin üzerinde edebiyatçı
dostu, sırf yazdıklarını eleştirdiği (yâni değerlendirdiği)
için, Fethi Naci’yle selâmı sabahı kesmiştir. (Bunun istisnâsı, Tahsin
Yücel’dir.) Oysa eleştirmeni takdir etmek gerekir; iyi bir eleştiri, yol
gösterir çünkü. Yazarların tavrı, Enis Batur’unki gibi olmalıdır:
“Temellendirilmiş, kendince gerekçelendirilmiş her eleştiri benim için sâhiden yararlıdır; sonunda
katılmayabilirim eleştirinin özüne, ama arada, özen ve dikkatle yeniden
ölçümler yaparım.” (s.132) Çünkü: “Kendince dayanakları olan her eleştirel
okuma besleyicidir. Yaralayabilir, aynanızı çatlatabilir, bir süreliğine
uykunuzu kaçırabilir. Bunun bedelini
eleştiriyi yöneltmiş olana ödetmeye kalkışanlar, kendilerini neden o kadar
beğendiklerini de araştırmalıdırlar.” (s.133 –İtalikler bana âit ve
abç. –O.Ü.). Eleştirmenin işi
yaratılmış metindir, onun yazarı değil. Eleştiriyi şahsına yapılmış bir hakaret
olarak algılayıp, işi,neredeyse kan
dâvâsı olarak algılayanların, edebiyat anlayışlarından şüphe etmek gerekir.
Çünkü eleştiri de edebiyata dâhildir; üstüne üstlük, bir bilimdir! “ ‘İnsanı
sevmem, ama yapıtına değer veriyorum.’ (vice
versa) eşiğini aşa[n]…” (s.269) her eleştiri makbul sayılmak
mecburiyetindedir.
BİR ANEKDOT
Yazılarının konusu epey geniş olan
Enis Batur için olan şu anekdot çok hoş doğrusu: “Samih Rifat ile Ekrem
Işın’ın, bir konu üstünde bir süre konuştuktan sonra, ‘Enis’i arayalım, o
nasılsa bu konuda yazmıştır.’ dediklerine değinmiştim. Anekdotu severim; yarısı
şakaysa, öteki yarısı doğrudur: Çok şey üzerine yazdım ben.” (s.373) [Batur,
“…dediklerine değinmiştim.” diye belirtmiş. Doğru: O yazısını, “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak” kitabına
almıştı. Batur, bunu, “yaygın bir ilgi alanı, ket vurulamaz bir merak duyma
dürtüsü”yle açıklıyor orada. (s.250) Bilenler bilir: “Merak böceği” tanımının yaratıcısı olan Enis Batur’un kendisi, ‘devcileyin’
bir merak böceğidir.]
TECESSÜSHÂNE
Bu güzel kitaptan
daha çok söz etmek isterdim ama mâlûm, alan sınırlı. Ölen/öldürülen yazarlar
(Bedrettin Cömert, Orhan Veli, Tanpınar, Oğuz Atay), yaşasalardı, neler
yazarlardı ve yaparlardı, üzerine kurulu (bence, roman olabilecek) metinlerden;
köklü bir âileden gelmenin ve/veyâ zengin olmanın burjuva olmaya yetmediğinden,
bunun bir gusto ve kültür işi olduğu yazısından; sefâlet içinde yaşayan ve
evinde ölü bulunan değerli yazar Muzaffer Buyrukçu’dan (“Buyrukçu’nun ölüsüne,
ceset kokunca ulaşabilmiş bir insan topluluğu!” –s.389); Selim İleri’nin bir
yazısından yola çıkarak yazdığı, edebiyatımızdaki değer düşüşünün ivme
kazanmasını ve nitelikli sanatçıların eserlerinin neredeyse unutulmaya yüz
tutmasını dilegetirdiği eleştirisinden de söz etmek isterdim oysa…
Enis Batur’un bir
okuru olarak “Yeni kitabını heyecanla bekliyorum!” diyemeyeceğim; çünkü, onun
yazma hızına, onu okurken yetişemiyoruz. Eski tâbirle ‘velûd’ (doğurgan, üretken) bir sanatçıdır Batur. Yalnızca, merak
ülkesinin coğrafyası hudutsuz olan bu merak
böceğinden şöyle bir istirhâmım var: “Cabinet de curiosité”nin (s.290)
karşılığı olarak önerdiği o enfes “Tecessüshâne”
kelimesini, bir kitabına isim olarak vermesi…
______
(*) ”Suçluyorum!” / “İthâm ediyorum!”
(**) Cacographe: Durmadan
dilbilgisi yanlışları yapan, düşük cümleler kuran yazar. (s.202)
Sermet Sâmi UYSAL: Beğendiğiniz edipler?
Nûrullah ATAÇ: Fuzûlî, Bâkî, Neşâtî, Nâilî, Atâî... Birinci Edebiyât-ı Cedîde ile ikinci Edebiyât-ı Cedîde'den hiçbirini sevmem. Tevfik Fikret'e hürmetim vardır; o kadar... Abdülhak Hâmid'le Nâmık Kemâl'de şiir yoktur. Hele Abdülhak Hâmid, komik şâirdir. Mehmet Âkif'e gelince; şiirden anlamak, Mehmet Âkif'in şâir olmadığını anlamakla başlar.
S.S.UYSAL: Pekâlâ, ya sevdikleriniz?
ATAÇ: Hâşim, Yahyâ Kemâl; yenilerden Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Orhan M. Arıburnu, Necâti Cumâlı... Bir şiiri için de Ahmet Kabaklı. Hikâyecilerden: Sait Faik, Kemâl Bilbaşar, Tahsin Yücel, Yaşar Kemâl... Aman sonra Yâkup Kadri ile Fâlih Rıfkı'ya da bayılırım. Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Daha başka sevdiklerim de var.
Ayrıca İlhan Demirarslan'ın da şu şiirini severim:
Ben bir bekâr adamım
Param yok ki karım olsun.
Geceleri Şeytan girer rüyâma,
Sağolsun.
["Eşlerine Göre Ediplerimiz", Sermet Sâmi Uysal, L&M Yay., 2004. "Leman Hanım, Eşi Nûrullah Ataç'ı Anlatıyor", s.120]
[Bu yazım, Akşam Kitap'ın 18 Ocak 2013 târihli sayısında "İzi Kayıp Bir Yazardan Popüler Röportajlar" başlığıyla yayımlanmıştır]
Geçtiğimiz ay bu köşede bir başka kitap fuarından; Beyoğlu
Sahaf Festivali’nden söz etmiştim. Bu ay, o festivalden aldığım pek çok değerli
kitaplardan birini yazacağım: Mecdi Sadrettin’in; Hüseyin Rahmi (Gürpınar),
Celâl Sâhir (Erozan), Aka Gündüz (gerçek adı Enis Avni’dir) ve Ahmet Hikmet
(Müftüoğlu) ile yaptığı röportajları ihtiva eden ve İstanbul’da, Milliyet
Matbaası’nca 1929 yılında neşredilen “Sevdiklerimiz” adlı kitabı.
Mecdi Sadrettin
kimdir? Açık konuşmak gerekirse, bilmiyorum. Bu kitabın üzerindegörene kadar da, adını işitmiş değildim.
Merak edip araştırma yaptım ama evimdeki mebzul miktarda kaynağa rağmen,
ismine, olması gereken kaynaklarda
rastlayamadım. İnternette yaptığım gezintiler esnasında bölük pörçük –o da,
başkalarının biyografileri ya da onunla ilgili olmayan makaleler içerisinde-
bilgiler edindim.Buna göre; Ankara’da
yaşayan bir gazeteci olduğunu, İkinci Dönem Lozan Konferansı’na katılan Türk
delegasyonu arasında (gazeteci sıfatıyla ve İkdam gazetesi –Refik Durbaş’ın “Gazetecilerin Lozan
Macerası” yazısına göre “Hâkimiyet-i Milliye”- adına) yer aldığını,
Cumhuriyet’in ilânını gazetenin (İkdam) manşetinden ilk duyuran kişi
olduğunu,Atatürk’ün, “Şapka Devrimi”
ilânı için Kastamonu’ya hareket ettiği (ama henüz ilân etmediği) andan
itibaren, bir fötr şapka giyip dolaşmaya başladığını (Bkz: “Bayramın Havai
Fişekleri”, Çetin Altan), son olarak da, Sayman soyadını aldığını öğrendim.
Ahmet Cevdet
Oran’dan sonra İkdam gazetesinin başına geçen Mecdi Sadrettin’in, “Sevdiklerimiz”
dışında şu kitaplarına ulaşabildim: 1928 yılında, “Harf İnkılâbı”ndan hemen
önce neşredilen ve Lâtin harflerine hâlen aktarılmamış olan “Bir İdam Mahkûmu
İle Mülâkat” adlı hikâye kitabı, 1944’te yayımlanan “Cennet Hanım” adlı romanı…
Ayrıca, hangi yıllarda yayımlandığını tespit edemediğim “Marmara Martısı” adlı
romanı, Türk delegasyonuna gazeteci sıfartıyla iştirak ettiği Lozan’a dair
“Lozan Kulislerinde/Sulh Konferansı İntiba ve Müşahadeleri” notlarıve “Kara Çetenin Tarihi” isimli “suikast
muhâkemesi tutanakları”…(İzmir Suikasti
mi acaba?)
Muharrem
Dayanç’ın “ ‘Yeni Kitap’ Dergisinde On Yazar – On Mülâkat” (Dergâh Yayınları,
2009) çalışmasından öğrendiğime göre,Yeni Kitap dergisi için yapılmış olan ve daha sonra da “Sevdiklerimiz” adıyla
biraraya getirilen bu kitaptaki en beğendiğim söyleşi, hiç şüphesiz ki, Hüseyin
Rahmi Gürpınar’la yapılanı oldu. Yer darlığı nedeniyle de, bu yazımda,
yalnızca, Hüseyin Rahmi’yle yapılan o ropörtajdan küçük bir hususa temas
edeceğim. Prof. Dr. Zeynep Kerman hocamızın
hazırladığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Edebiyat Üzerine Makaleler” (Dergâh
Yayınları) kitabındaki “Romana ve Romancıya Dair Notlar” yazısında “Türk
romanındaki hakiki konuşma, Hüseyin Rahmi ile başlar. Onda her cins konuşma
vardır. Hüseyin Rahmi’nin büyük kuvveti, insan yaratmasını bilmesidir. Kahramanları
kitabın ortasında tabiî muhitlerinde imiş gibi yaşarlar. Vâkıa biraz fazla
saçılıp dökülürler; fakat yaşarlar. O, halkımızı ve hayatımızı tanıyan
muharrirlerdendir. Fakat asıl edebiyatımıza sokak onunla girmiştir.” dediği bu
büyük romancının, “Heybeliada’nın en mürtefi (yüksek) noktasındaki zarif
köşkün[e]”, Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlar da konuk oluruz. Mecdi
Sadrettin’in; “Şık,” İffet”, “Mürebbiye” ve daha nicelerini yazmış ve yazacak
olan Hüseyin Rahmi’nin, memleket çapında okunduğunu ve her sosyal sınıftan rağbet
gördüğünü vurguladığı “Yedikule’den, Sarachanebaşı’nın rutubetli evlerinden
tutun da, Şişli’nin konforlu apartmanlarına, Anadolu’nun kerpiç evlerine kadar;
hangi mesken vardır ki, içinde tozlu bir rafın, ya kapısı kırık bir kitap
dolabının köşesinde veyahut da müzeyyen (süslenmiş) bir kütüphanede, maruf
(bilinen, tanınan) romancının (Hüseyin Rahmi’nin) bir iki eseri bulunmasın? Her
sayfası insana ayrı bir zevk, başka bir neş’e, ruha tarifi müşkül bir gıda
veren bu büyük Türk edibinin roman sayfaları önünde, fitili bozuk bir petrol
lâmbasının veya kör bir kandilin altında eğilip sabahlayan başlar az mıdır?”
(s.5) tespiti, bugün için düşündürücüdür. Şundan ötürü: Anketler, edebî
eserlerin ve bilhassa da romanın, son yıllarda büyük bir ivme kazandığını
söylüyor bize. Biz kitapseverler de, gerek kitapçı vitrinlerindeki
çoksatanlardan, gerekse kitap ekleri ve edebiyat dergilerinden bu artışı
gözlemleyebiliyoruz. Evet, kitap satışları az değil ama satılan kitaplar da
–açık konuşmak gerekirse- göz nurunu dökmeye değecek eserler değil! Günün
modasına göre yazılan ve modanın kanunu gereğince de çok kısa zamanda –ve bir
daha hatırlanmamak üzere- yerini (bu kitapların diliyle söylersem) ‘tıpkısının
aynısı’na terk edecek olan bir ‘fast food’ edebiyatı… Hemen her sosyal ve kültürel
tabakadan insanların Hüseyin Rahmi gibi sanatçıları okuyup zevk aldığı o
Türkiye’den, yaptığı alışverişlerin ve yattığı kişilerin sanal günlüğünü
kitaplaştıran bugünün ‘blog edebiyatı’na nasıl ve neden gelindiğini araştırmak,
edebiyat sosyoloğunun boynunun borcudur.
(Hüseyin Rahmi bu videoyu görse, pek gülerdi. Hoş olmuş.)
Biz, Hüseyin
Rahmi’ye dönelim: Mecdi Sadrettin’le birlikte biz okurlarını da evine misafir
eden Hüseyin Rahmi Bey’i, “çocukluk arkadaşı, müşfik bir kardeşi olan” Miralay
Hulûsi Bey’le birlikte buluruz. Köşkünden pek az çıkan bu büyük sanatçı,
günlerini, üst kattaki mesâi odasında okumak ve o harikulâde eserlerini
yazmakla geçirir. Hobi olarak da resim yapar, fotoğraf çeker, ut ve piyano
çalar. İlk kitabını on iki yaşında
yazmıştır. Ne acıdır ki, Aksaray yangınında kül olur o ilk göz ağrısı. Geriye
ismi kalır yâdigâr: “Gülbahar Hanım” adında bir piyes… Daha sonra o meşhur
romanı “Şık”ı yazacaktır. Etrafındakiler kitabı okurlar ve hemen, Ahmet Mithat
Efendi’ye götürmesini söylerler. Hüseyin Rahmi romanı henüz tamamlamamışsa da,
gönderir. Ahmet Mithat Efendi, bir iki gün sonra, gazetedeki sütununa yazı
yazarak, “Şık” romancısınımatbaaya
dâvet edecektir. Genç muharrir, heyecandan titreyerek dâvete icâbet eder. Ahmet
Mithat, karşısında, daha çocuk denebilecek yaştaki birini görünce şaşırır ve
romanı, onun yazdığına inanmaz. Hatta, yalancılıkla suçlar! Bu suçlama
karşısındaki cevap, iki damla yaş olur. Bunun üzerine Ahmet Mithat “O hâlde
tamamlayıp getir” der ve tamamını okuyunca, “Başından daha iyi olmuş” diyerek,
bu genç sanatçıyı tebrik eder. İşte, bu büyük sanatçının şöhret
bulması bu olayla başlar…
Umarım bu
yazacaklarım Türkiye ile Çin arasındaki münâsebetlere zarar vermez; ama verse
de yazmaktan imtina edemeyeceğim; zîrâ burama kadar geldi! (Ki, “buram”,
âdemelmam oluyor.)
Efendim, vaka şu: Geçen hafta, yakın
bir arkadaşım tarafından yemeğe dâvet edildim. “İşim var, okunacak kitaplar dağ
gibi birikti.” dediysem de dinletemedim. Israr kıyâmetten zerre miskal
hoşlanmadığımı biliği hâlde yalvar-yakar oldu. Neyse, ben de bir belâyı def
etmek kabilinden kabul ettim. “Tamam ama üç saatten fazla zaman ayıramam”
şerhini de düştüm. Anlaştık. Arkadaşımın arabasına bindik, gidiyoruz… “Boğaz’a
götürüyorsun herhâlde, değil mi? Aşağısı beni kurtarmaz, bilirsin.” dedim. Yemek
hususunda ne kadar seçici ve müşkülpesent olduğumu bilen arkadaşım, ilk bakışta felç geçiriyormuş zannı veren o kendine mahsus çarpık gülümsemesiyle “Hayır,
Boğaz’a değil ama ondan aşağı kalır yanı olmayan bir yere götüreceğim; hattâ
hiç tatmadığın lezzetler deryâsına…” dedi. Allah Allah, ben ki yılların
profesyonel yemek yiyicisiyim, acaba tatmadığım bu lezzetler de ne ola? Aldı
beni bir merak. “Yâhu birâder, bâri ipucu ver” dediysem de nâfile. Neyse,
gidince görecektik nasılsa.
Yolda, havadan sudan ve işlerimizden
bahsedip durduk. İstanbul’un şu Allâh’ın belâsı trafiği, başka türlü geçmiyor
ki… Ha, unuttum; gideceğimiz yer Taksim’deymiş. Bendeniz Yeniköy’de mûkim
olduğumdan mütevellit, arkadaşım da beni Yeniköy’den aldı bittabii… Fakat
birâder o ne trafik öyle! Yeniköy’den Taksim’e iki saate gidilir mi? Biz gittik
vallâhi, büyük başarı! İşte konuşa konuşa geçti yol. Nihâyet Taksim’e vâsıl
olduk…
Arabayı, yemek yiyeceğimiz
restoranın valesine teslim ettikten sonra, içeri girdik. Yalnız, içeri girmeden
evvel ben şöyle bir kafamı kaldırıp tabelaya baktım: Çin lokantasıymış. Şimdiye
kadar hiç gitmemiştim. Çin hakkında da epey câhil olduğumdan, mutfağını da
bilmiyordum tabii. Bir tek, -nereden kalmışsa aklımda?-, bol bol pirinç
yediklerini biliyorum. Dostuma da “Yâhu beni pilâv üstü kuru yedirmeye mi
getirdin, e aşk olsun sana!” diye sitem ettim. “Acele etme, ne ziyâfetler
çekeceksin bak gör” diyen dostumla, önceden ayırtmış olduğu masaya oturduk.
Tabii beni aldı bir telâş. “Yahu, biz Çince bilmeyiz, nasıl anlaşacağız?”
dedim. Anlaşılan saflığım üzerimdeydi. Meğer, Türkçe biliyormuş adamlar. Gerçi,
Fransızcayla İspanyolcayı mükemmelen,
İngilizceyi de Shakespeare’i anlayacak kadar bilirim ama Çince denilen lisanı
öğrenmek, ne yalan söyleyeyim, aklıma gelmemişti. Hayır, bir gün bir Çin
lokantasına geleceğimi bilseydim azmeder öğrenirdim.
Dostum, Çince birkaç yemek ismi
söyledi; o daha evvelden geldiği için az buçuk tanıyor yemekleri. Oturduk
bekliyoruz. Restoranın içi kıpkırmızı. Sanki yatak odasındayız. Çekik gözlü
garsonlar bir iki görünüyorlar. Nedense konuşan eden yok. Tahta çubukların
sesi, Konya kaşık havası dinliyormuşum hissiyâtı uyandırıyor bende. “Yâhu
birâder, ne tuhaf yere getirdin beni. Oturup güzel güzel kitabımı okuyacaktım.”
dedim. Tamam, incelik yapmış, beni yemeğe götürmek istemiş ama bu türden
yerlerden hoşlanmayacağımı biliyor. Allah vere de yemekleri güzel olsa…
Neden sonra,elarabasıyla geldi sipârişlerimiz. Hepsinin
ağzı çelik kaplarla kapalı olduğundan, kokusundan anlayamadım ne olduklarını.
Garsonlar da açmadılar. Dedim ya, bir tuhaf yer! Masayı donatıp çekildiler.
Dostum, “Hadi Bismillah” deyip, masanın ortasında duran porselen tabağın çelik
kapağını kaldırdı. Aman Yarabbî! Gördüğüm manzara karşısında az kaldı sekte-i
kalpten ölecektim! Tabağın üzerinde akrep, solucan, karafatma, hamamböceği, ilh…
Velhâsıl ne kadar börtü böcek varsa, sıraya dizilmişlerdi. “Acâibü’l – Mahlûkât”
adındaki kitapta garip gurup mahlûklar, işte karşımda duruyorlar…Zannederim şok geçirdiğimden, bir müddet
kendime gelemedim. Bilmem kaç dakika sonra, normal zamanda hiç de kaba
konuşmayan bendenizin ağzından şu sözler dökülüverdi: “Ulan pezevenk, sen beni
öldürmeye mi çalışıyorsun?!” Tabii şimdi yatışmış bir vaziyette olduğumdan,
sarf ettiğim bu gâliz küfürden ötürü sıkıntılıyım; ama yine de dostumun buna
şükretmesi bile lâzım gelirdi; zîrâ o sinirle tabaktaki mahlûkâtı kafasından
aşağı boca etmem işten bile değildi…
Meğer şaka yapmışmış beyzâde!
“Gecikmiş bir 1 Nisan şakası” demez mi! Şimdi ben vaktimi çaldığına mı, iki
adımlık yol için trafikte çektiğim onca eziyete mi, yoksa iki lokma
zıkkımlanacağım diye heves ederken, evde görünce zehirlettiğimiz haşerelerin
(ve hiçbir zaman görmek istemeyeceğimiz akreplerin) yemek diye önüme
sürülmesine mi sinirleyim?! Yine de insanlık bende kalsın, dedim. Kendi
meşrebince âdî bir şaka yapmış çocuk, hadi daha fazla kırmamayım, düşüncesiyle
sükûnetimi muhâfaza ettim. Tabii ki bu, o dostumlauzun bir müddet görüşmeyeceğim gerçeğini
değiştirmeyecek… Bu uğursuz olaydan,güzel bir netîce de çıkardım: İnsanlığın geleceği ve huzuru için,
kendimi, adına haksız yere “mutfağı” ya da “yemeği” dedikleri bu “Acâibü’l – Mahlûkât
Galerisi”Çin işkencesine karşı savaş
açmakla vazifeli kılabilirdim. Nasıl mı? Tabii ki zavallı ve mâsum insanları bu
fesat (mide fesadı) yerlerden uzak durmaları için uyararak… (Aman bana ne,
kendileri görünce zâten yemezler. Yerlerse de kendilerinden utansınlar!.. J)
Şiir, makale, deneme, derleme ve anı kitaplarının yanısıra, tiyatro eserleri de olan merhume Beki L. Bahar'ın, sevdiğim şiirlerinden olan "Tiyatroda"yı paylaşmak istedim...
TİYATRODA Kurulunca bir numaralı koltuğa Değme keyfime karanlıkta Yargıç kesilirim bir anda Yargılarım ışık içinde olanları
O ooo hem de kimleri Örneğin: Sekizinci Henri'yi Veya Deli İbrahim'i Bazen de kan başıma çıkar
Savcılığım ağır basar Suçlar, suçlarım durmadan Nasıl olur anlamam Hızımı alamam
Makyevel'im artık tamam
Gelsin dar ağaçları, giyotinler Daha bilmem neler neler Korkunç!
Ne de merhametsiz olabiliyormuş Karıncayı incitmeyen kişi Bir koltukta bulunca kendisini...
Bundan önceki, “Jennifer Lopez mi,
Kitap Fuarı mı?” başlıklı derin varoluşsal yazımda (Bkz: http://orcunucer.blogspot.com/2012/11/jeniffer-lopez-mi-kitap-fuari-mi.html)
, yaşadığım gerilimli ikilemden söz etmiştim: Ya, arkadaşımın davetlisi olarak
Lopez nam hâtunun konserine gidecek, yahut da dünyanın en sıkıcı işi olan Kitap
Fuarı’nı tercih edecektim. Nitekim, o yazımdan da anlaşabileceği üzere,
ikincisinde karar kıldım. Sonuç: Sabahın 10’undan akşamın 8’ine kadar ırzına
tasallut edilmiş ayaklarımın isyan bayraklarını çekmesi ve beni evime (ben-i
ev! J)
dar atması oldu. Nasıl yorulduğum şurdan (Bkz: Link veremeyeceğim) hesap
edilsin ki, akşamın 10’undan, sabahın altısına kadar deliksizbir uyku çektim. Şu satırları yazdığım
(09:20) saate kadar da, sporumu ve kahvaltımı yapıp, gazetelerin manşetlerine
göz gezdirdim. Heyecanla, CNN Türk’te, Yalım Eralp’in yolunu gözetmekteyim.
Sabık sefir-i kebirimizin (siz Türkler nası diyoğr; “Büyükelçi”?) dünya
gündemine dâir yorumlarını dinlemeden katiyyen huzur bulamoorum… Seviliyorsun
“Monşeğhr”.(Yalnız, Beyefendi’nin
papyonuna hasta olduğum gerçeğini şerh düşmeden edemiyeceğim…)
Bu güncemin başlığı, mâlûm olduğu üzere, Hâce-î evvel nam muharririmiz
merhum Ahmed Midhat Efendi’nin o meşhur “Avrupa’da Bir Cevelan”eserinden
mülhemdir. Elbette, bendenizin bu cevelanı (dolaşması, gezisi), Efendi’ninki
kadar geniş hudutlu değil; mâmâfih, ondan daha az heyecanlı da değil! Hatta
belki de daha maceralı. Nasıl olmasın: Beş adımda bir ayağıza basılacak,
incelemek istediğiniz kitaba ulaşmanız, Prometheus’un tanrılardan ateşi
çalmasından daha zor olacak, sevdiğiniz yazara imzalatmak niyetiyle evden
getirdiğiniz kitaplarınız, yayınevi sahibi ya da çalışanlarınca, ödeme yapılması
için kasaya yönlendirilmek istenecek; evden getirdiğinizi söylediğinizde de
‘İnanmadım ama hadi öyle olsun’ bakışlarına maruz kalacak, seviğiniz yazar
–Allah muhafaza- popüler ve/veya çok okunan bir yazarsa, onunla iki kelâm
edebilmek için kuyrukta saatlerinizi harcayacak;sağ olsunlar, büyük yayınevlerinin iki
salonda birden imza günleri düzenlemesi nedeniyle, yüzlerce insanın kucağında
kabir genişliğindeki koridorlardan geçeceksiniz –üstelik, bu koridorlardan birini mesken
tutmuş olan uzakdoğulu bir abinin, her geçişinizde elinize tutuşturduğu kişisel
gelişim broşürünü, bu sefer hangi yayınevinin tezgâhına bırakacağınızı dert
etmeniz de cabası-… Neyse, bu kadarı kâfi. Gitmek isteyenleri olumsuz etkilemek
istemem doğrusu… (Öyle bir niyetim olsaydı, şehirlerarası
mesabesindeki/mesafesindeki yolculuğu da söylerdim.)
Tabii bunlar işin şakası; yahut da, ulaşılacak güzelliklere giden
yoldaki tatlı engeller. Peki, nedir o güzellikler? Elbette, sevdiğiniz
sanatçılarla sohbet edebilme olanağı. Şahsen dünkü Fuar ziyaretimde, bu hususta
epey istifade ettim: Gider gitmez, Hilmi Yavuz Hoca’nın “Avrupa’nın Zihin
Tarihi” başlıklı sohbetine katıldım. Ardından da imza saati geldiği için, Timaş
Yayınları’nın standına gittim. Hoca’yla öpüşüp, zamanın elverdiğince bir iki
kelâm ettik. Hoca, benim Facebook dışında da bir hayatım olduğunu görünce epey
şaşırdı doğrusu. J
Ardından, çok sevgili arkadaşımla
birlikte, İnci Aral’ın yanına gittik. İnci Hanım’la önceki fuarlardan ve Selim
İleri’nin davetlisi olarak gittiğimiz, İleri’nin aldığı Aydın Doğan Öykü Ödülü(2012) töreninin yapıldığı Hilton’dan
tanışıyorduk zaten. Zarif eşi Ali Bey de oradaydı. Ali Bey, tıp fakültesi son
sınıfta okuyan arkadaşımın meslektaşıydı aynı zamanda…
Sevdiğim yazar Sevinç Çokum’la ilk
kez bu fuarda tanıştım. Onun, ilk çıktığı yıl okuduğum ve sevdiğim romanı “Tren
Burdan Geçmiyor” üzerine nicedir yazmak istiyordum. Tembellik yapmayıp
yazmalıyım… Çok sevdiğim şair ve yazar (aynı
zamanda da tıp profesörü) Hüsrev Hatemi’yi uzun bir aradan sonra görmek büyük
mutluluktu. Emekli olmadan evvel, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki odasında az
sohbetlerimiz olmayan Hoca’yla, diyebilirim ki, hasret giderdim. Bir sürprizle
de karşılaştım: Hoca’nın “İl, Dil, Din Üzerine” adını verdiği kitabı
yayımlanmıştı. Sağ olsunlar, beni mahcup etme pahasına, imzalayıp hediye etme
lûtfunda bulundular.
Muazzez İlmiye Çığ ile maalesef çok
fazla konuşamadık. Hanımefendi’nin başı çok kalabalıktı, yormak istemedik.
“Bazen Hayat” kitabında topladığı
öykülerini severek okuduğum Sine Ergün’le kısa ama güzel bir sohbetimiz oldu.
Okumadığım bir kitabı yazarına imzalatmak âdetim değildir ama yakın zamanda
hemen okuyacağım için “Burası Tekin Değil” kitabını da imzalattım. Güzel
öyküler beni bekliyor…
Sahaf seksiyonunu elbette gezdim.
Yakın zamanda biten Beyoğlu Sahaf Festivali’ne katılanların bir kısmını orada
da gördüm. Ayrıca, Emin Nedret İşli Bey’in standında, Derya Tulga Bey’le
karşılaştım. Sohbetimizde, Derya Bey’in sevgili kedisi Aşil’le benim sevgili
kedim Ester’i baş-göz etme niyetimizde bir mutabakata varamadık.JOrada, üstâd-ı âzam Doğan Hızlan’ı da gördüm.
Merhabalaşıp ayrıldım; sıkmak istemedim. Ama herkes benim kadar düşünceli
değildi tabi. Âdeta pop star muamelesi yapıldı Cumhurbaşkanımıza: Ben diğer
salona geçerken, fotoğraf çekilmek isteyenler mini bir kuyruk oluşturmaya
başlamışlardı!J
Buket Uzuner’le olan sohbetimiz, hâl
hatır sormaktan ibaretti; kısıtlı zamandan ötürü, fazlası mümkün değildi zaten.
Buket Hanım’ın içten gülümsemesi ve gülen bakışları, kısa da olsa zevkli kıldı
konuşmamızı…
Gelelim en sıcak sohbete: Münib
Engin Noyan abimle, yarım saatlik has muhabettimiz… Engin Abi’nin sohbetini
nasıl özlediysem, doyamadım. Bu yarım saate; üzerinde çalıştığı ve yalnız bana
söylediğini söylediği için burada açıklayamayacağım bir çalışmasını, eskiden
birlikte çalıştıkları Attilâ İlhan ve Sanat Olayı dergisini, akrabası ve
edebiyatımızın en güçlü kalemi Refik Hâlid Karay’ı, elbette ve illâki Muhammed
Esed’i sığdırdık. Engin Abi’nin yetişmesi gerektiği bir nikâh olduğundan, yakın
zamanda görüşmek üzere vedalaştık…
Bir şey unutmadıysam, benim dünkü
Fuar günlüğüm bu kadar. Aldığım kitapları ve dönüş yolunda çektiğim çileleri
yazacak değilim; zira, bunca güzelliğin üzerine hiç çekilmez…
Ooo,Yalım Eralp üstâdımız (nâm-ı diğer Mr. Papyon) konuşmaya başlamış. Hadi
ben kaçtım…