"Geçtiğimiz yıl sessiz sedâsız bir biçimde yayımlanan 'Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin', benim en çok keyif aldığım romanlardan biriydi. Selim İleri, 'Okurlara' adlı giriş bölümünde, gördüğü ilgisizliğe sitem ederek başladığı hikâyesinde, Solmaz Hanım'ın ve onun sağ görüşlü bir sosyalbilimci olan babasının trajedisini anlatırken, özellikle 1960'lara kadar olan yıllardaki devlet ideolojisini ve toplumsal hayâtı çok iyi sergiliyor. Olayların cereyân ettiği târih ve mekân, insan tipleri, siyâsî dalgalanmalar, Türkçülüğün ırkçılıkla yer değiştirmesi gibi motiflerin hepsini, bu kısa değerlendirme içerisine katmak mümkün değil; ama bu romanı sevmemin asıl nedeni, Selim İleri'nin, Solmaz Hanım'la kurduğu ilişki oldu. Pek az metinde, yazarla kahramânı arasında böylesine bir yakınlık görülebilir. İleri, fazla göze batmayacak bir biçimde, zaman zaman hikâyeye katılıyor ve okuyucunun; yalnızlığa boğulmuş, giderek aklını yitirme noktasına gelmiş, hayâtı umutsuzca değiştirmeye çalışan bu kadını, daha derinden kavramasına yardımcı oluyor.
" 'Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin', sevgi ve sevgisizliğe dair yakıcı bir roman."
[Ömer Türkeş, "2000 Yılı Romanları", Virgül, Şubat 2001, sayı 38, sayfa 39-40]
[Bu yazı, AKŞAM KİTAP dergisinin 14 Eylül 2012 Cumâ târihli 20. sayısında yayımlanmıştır.]
Akşam Kitap’ın geçen ayki sayısında (Ağustos 2012, sayı 19),
Erol Üyepazarcı üstâdımızın “Çok Bilinen Kalemlerden Az Bilinen Polisiyeler”
başlığıyla yayımlanan yazısını –her yazısı gibi- zevkleve çok şeyler öğrenerek okudum. Yazısındaki
“…ünlü
tiyatro yazarı Cevat Fehmi Başkut ise çok başarılı bir polisiye roman olan
‘Valide Sultan’ın Gerdanlığı’nı yazacaktır.” cümlesinde durakladım. Bu roman
hakkında, daha önce de bir iki övgü duymuştum. Roman, yaklaşık bir yıl evvel,
düzenli olarak iştirâk ettiğim bir kitap müzâyedesinde satışa sunulmuş;
bendeniz de almıştım. İşte bir yıldır kitaplığımda yatan ve tarafımdan okunmayı
bekleyen bu romanı kıraat etmek, Erol Üyepazarcı’nın “çok bşarılı bir polisiye
roman” tesbitini okuduktan sonra, elzem olmuştu. Eseri, büyük bir zevkle
okudum…
Cevat Fehmi
Başkut’u, “Paydos” ve “Buzlar Çözülmeden” adlı piyeslerinden
tanıyordum. “Buzlar Çözülmeden”, çok beğendiğim bir eserdir. Bu oyun, iki kere
filme de alınmış: İlki, Nejat Saydam’ın rejisörlüğünde, 1965 yılında; ikincisi
ise Kartal Tibet’in yönetmenliğinde, 1986’da. Nejat Saydam, eserin ismine sâdık
kalırken, Kartal Tibet, “Deli Deli Küpeli”yi tercih etmiş. İlkinin başrolünde
Fikret Hakan, diğerinde Kemal Sunal oynamış. Benim kanaatime (ya da zevkime)
göre, ilk film çok başarılı. Fikret Hakan, oyunculuğuyla –âmiyâne tâbirle-
âdetâ ‘döktürmüş’.
Behçet
Necatigil’in “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”nden naklediyorum: “1905’te doğan
Cevat Fehmi Başkut, Eyüp Rüştüyesi’nde ve İstanbul Sultânîsi’nde okudu. 1928’de
başladığı gazetecilik hayatından, Cumhuriyet gazetesinde yazı işleri müdürü
iken, 1963’te ayrıldı. Feriköy mezarlığında gömülü. Basılan ilk kitabı, “Geceleri Bizi Kimler Bekliyor?” adlı
bir röportaj dizisi olmuştu (1933). “Kadın
Bir Defa Sever”, “Dişi Aslan” adında iki roman, birkaç da polis romanı (“Valde Sultanın Gerdanlığı” 1954)
yayımlamıştı. (Necatigil, “birkaç” adet polis romanı yazdığını söylemiş; fakat,
bildiğim kadarıyla, tek polisiye romanı; hattâ tek romanı vardır Başkut’un. –O.
ÜÇER) Oyun yazarlığına 1942’de başladı. Konularını gündelik hayattan, olay ve
insanlar arasındaki gülünç çatışmalardan alan, kişilerini genellikle ahlâk
açısından eleştiren komedileriyle tanındı. “Paydos”
(1948) en ünlü oyunudur.”
İşte, 1954
yılında Harman Yayınevi tarafından yayımlanan “Valde Sultanın Gerdanlığı” adlı polis romanı (ya da eski tâbirle,
“zâbıta romanı”), Cevat Fehmi’nin, -oyunları kadar meşhur olmayan- çok güzel
bir romanıdır. Bu roman hakkında, Selim İleri, “Cevat Fehmi Başkut” adlı
yazısında "...Cevat Fehmi'nin bir de 'Valde
Sultanın Gerdanlığı' adlı polisiye romanını, birkaç kez, tat alarak
okumuşumdur. ..." diye söz etmiştir. [Selim İleri’nin bu yazısı, 2003
yılında Doğan Kitap’tan çıkan “Uzak, Hep
Uzak” adlı deneme kitabındadır. (s.75) ]
Tartışmasız, polisiye roman konusunda bir numaralı isim olan üstâd Erol
Üyepazarcı’nın , Oğlak Yayıncılık tarafından 2008 senesinde neşredilen, iki
ciltlik (1150 sayfalık!) “Korkmayınız Mister
Sherlock Holmes! / Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü (1881-2006)” isimli
o anıtsal eserinde, Cevat Fehmi’nin bu romanından da –doğal olarak- bahseder:
“Cevat Fehmi Başkut’un polisiye romanının kahramanı Rıdvan Sâdullah, zengin bir
adamdır, polisiye olaylara meraklıdır, pek çok olayın çözümünde polise yardım
ettiğinden, her esrarlı olayda kendisine başvurulmaktadır; yâni, İstanbul’un
bir nevî Sherlock Holmes’üdür. Cevat Fehmi ise, onun umumî vekilidir. Birlikte
yaşarlar ve o da Doktor Watson rolünü üstlenir. Zaten olay Cevat Fehmi’nin
ağzından anlatılır.
“ ‘Valde Sultanın Gerdanlığı’,
klâsik anlamda tam bir ‘katil kim?’ romanıdır. Kurgu, olayların gelişimi ve
sonuç başarılı bir biçimde düzenlenmiştir. Eski mâbeyncilerden Hüsnü Bey’in şüpheli
intiharı, sonra Başkomiser Osman’ın ricâsıyla olayı inceleyen Rıdvan
Sâdullah’ın olayın cinâyet olduğunu ortaya çıkarması, suçun birileri tarafından
Hüsnü Bey’in genç karısı Nâzan ile akrabaları İhsan’ın üzerine yıkılmak
istenmesi, bu arada, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın, Abdülmecid’in annesi
Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’a hediye ettiği çok kıymetli bir gerdanlığın, 31 Mart
Olayı sonunda Yıldız Sarayı yağmalanırken, Nâzan’ın babasının eline geçtiği
rivâyeti, olayları iyice karıştıracaktır. Bu arada, Nâzan ve İhsan’ın
kaybolmaları, Nâzan’ın ablası Kevser’in Büyükada’da bir otelde ölürülmesi ve
ertesi gün cesedinin morgdan çalınması ise Başkomiser Osman’ın deyişiyle,
işleri arapsaçına çevirecektir. Bütün bu olaylar içinde Rıdvan Sâdullah,
yalnızca akıl yürütmesiyle olayları sıraya sokacak ve sürpriz bir finalle, asıl
katilleri suçüstü yakalayacaktır.” (s.345-346)
BİR TÜYO
Romanı bulup da okuyacak olanlar, 110.
sayfadaki şu cümleyi mantıkî bir şekilde kurup, burada saklı olan şifreyi belki
de çözebileceklerdir:
“Ara-nakışlı-rafında-kraliçenin-merdivenle-lâal-zâviyede-renkli-devvâr-ettiği-dolabın-hediye-gerdanlığı.”
Açıkçası, işin aslını öğrenince, bu cinâyetlere hak verilebilir diye de
düşündürüyor Cevat Fehmi. Kitabın başına epigraf olarak aldığı (ayrıca, sayfa
149’daki “5.” bölümün de adı olan) şu Fransız darbımeseli, bu romanın “ana
fikrini” teşkîl ediyor: “Bir cinâyet, ekseriyâ daha büyük cinâyetlere tekaddüm
eder.”
YAYINCILARA VE YÖNETMENLERE ÇAĞRI
Sonuç olarak, şunu söylemeliyim: “Hakiki Türk dedektifi” (s.41) Rıdvan
Sâdullah’ı ve yardımcısı Cevat Fehmi’yi çok severek okudum. Keşke, bu türde tek
romanla yetinmeseydi Cevat Fehmi Başkut. Yayıncılar bu kitabı keşfetmelidirler.
Hayır, “sanat açısından” değil; çok şükür (!) kimsede böyle bir ‘kaygı’ yok. Bu
kitapta “iş var”; yâni “ekmek yedirir.” Konu sıkıntısı çeken yönetmenler için
de güzel bir “ganimet” bence.
Yaşar Nâbi, edebiyatçılarımızın cevaplaması üzerine anket soruları hazırlamış ve bu soruları, bugün artık hepsi klâsik mertebesinde olan yazarlarımıza göndermiş. Bu sorular, Varlık Yayınları'ndan "Edebiyatçılarımız Konuşuyor" adıyla, 1953 yılında yayımlanmış. Soruların yöneltiği sanatçılar arasında, Haldun Taner de var.
Haldun Taner'in, o ankete verdiği cevaplardan son ikisini, önemli olduğu gerekçesiyle, buraya naklediyorum:
Soru: Bugünkü edebiyatımız hakkında hükmünüz? Cevap: Kanaatimce, bugünküler dünkülerden çok daha iyi yazıyorlar. Teşbihte hatâ olmaz derler; ben eskileri, kafe şantanlarda, keman çalan routine sâhibi, tekniği kusursuz, fakat müptezel ifâdeli kemancılara benzetiyorum. Şimdikilerde ise, belki ne routine, ne de teknik var; fakat tonlarında, yay çekişlerinde, hakîkî bir violonist, hakîkî bir sanatkâr klâsı kendini belli ediyor. Şunu tavzîh edeyim ki, eskilerden kastım, M. Ş. Esendal gibi, bugünkü genç hikâyeci neslinin öncülüğünü yapmış şahsiyetler değil, ısıtıp ısıtıp ayni şeyleri önümüze süren, hem de ayni şekilde süren profesyonel muharrirlerdir. Mâmâfih, nankör olmayalım. Onlar öyle yazmasa idiler, bugünküler böyle yazamazdılar. Soru: Edebiyatımızın gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Cevap: Hebbel, sanatkârı ipek böceğine benzetmişti. <Pamuklu çamaşırlar moda olmakla, ipek böceği nasıl koza yapmaktan vazgeçmezse, sanatkâr da, rağbete filân kulak asmayıp, kendi köşesinde bildiği gibi kozasını yapmalıdır.> der. Eskiden çok beğendiğim bu söze, şimdi pek iştirâk edemiyorum. Sanatkâr ne evliyâdır, ne insan-üstü bir varlık. Ferâgatin de bir haddi olmak iktizâ eder. Hiç alâka görmeyen bir sanatkârdan ben pek iyi bir şeyler çıkacağını sanmıyorum. Halkla, geniş okuyucu kitlesi ile ilk temas şarttır. Okuyucusu üç bini aşmayan dergiler bu işe kâfi gelmiyor. İstedikleri, biraz hüsniniyet gösterebildikleri ve gerçek sanatkârları, içi geçmiş kof kıymetlere tercih edebildikleri gün, gazeteler bu fonction'u çok daha iyi başarabilirler. Neşriyat müdürlerinin dillerine doladıkları <Ne yapalım, halk öylesinden hoşlanıyor.> tevîli, ancak halkın önüne daha iyisini sürüp, menfî netîce aldıktan sonra meşrû olabilir. Bence genç istidatların çoğunu daha başlangıçta kırıp gücendiren, işte bu inatçı -ve hattâ mürettep diyebileceğim- alâkasızlıktır.[Not: İmlâya -"şapka" dışında- müdâhale etmedim. -O. Üçer]
[Bu yazı, 5 Eylül 2012 târihli ŞALOM GAZETESİ'nde yayımlanmıştır.]
Sanırım, kitapseverlerin en çok sevecekleri eser, sevdikleri
nesne, yani kitap üzerine yazılmış olan bir eser olacaktır. [Kitaba ‘nesne’
demekle haksızlık, hatta hakaret etmiş olabilir miyim? Bu soruyu, işin ehline;
yani, eski tâbirle “mecânin-i kütüb” denilen kitap delilerine (bibliyomanlara)
yöneltmek gerekir!]
Bugüne kadar,
kitaplar üzerine çokça yazıldı. Bu konuda, benim bildiğim ve okuduğum kitaplar
şunlar: “Geceleyin Kütüphane” (Alberto Manguel), “Kitabın Tarihi” (Albert
Labarre), “Kütüphane” (Enis Batur), “Kütüphanelerin Hikâyesi” (Fred Lerner),
“Kayıp Kütüphaneler/Antikiteden Günümüze Yok Olan Koleksiyonlar” (James Raven),
“Antikçadan Günümüze Her Yönüyle Kitabın Tarihi” (Svend Dahl). [Prof. Dr.
Hüsrev Hâtemî Hocamız, “Çelebi Bizi Unutma” kitabındaki “Ya Kebikec” yazısında,
Muzaffer Gökman adlı bir yazarın, 1966 yılında yayımlanan “Evimizin
Kütüphanesi” kitabından söz eder. Bu kitabı da bulursam okumak isterim… ] Yalnız,
şunu söylemeliyim ki, benim favori kitabım, son okuduğum ve bu yazının da
konusu olan “Kitap” adlı eser oldu… [Ayrıca, “Kitap”ı yayıma hazırlayan Ali
Akyıldız’ın yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, Türkçede, konusu kitap,
kitabın tarihi olan tek telif eser olma hususiyetini el’an (hâlâ) muhafaza
etmektedir.” (s.10) bilgisi de var.]
“Kitap”ın yazarı,
şimdilerde adını çoklarının hatırlamadığıNecib Âsım (Yazıksız). Bir kitap âşığı olan Necib Âsım, orijinal adı
“Kitap” değil “Kitab” olan eserini, eski tarihle 1311 (1893) senesinde
yayımlatmış. Telif ve tercüme olarak, yirmi küsur eseri bulunan Necib Âsım,
1861’de Kilis’te doğmuş. Kuleli Askerî İdâdîsi (Lisesi) ve Harbiye Mektebi’ni
bitirmiş. Askerî okullarda Türkçe, Fransızca ve tarih dersleri hocalığı
yaptıktan sonra, albay rütbesiyle emekliye ayrılmış. 1934 yılında “Yazıksız”
soyadını alan Necib Âsım, Meşrûtiyet’ten sonra, İstanbul Üniversitesi’nde (o
zamanlar, İstanbul Dârülfünûnu’dur ismi) hocalık yapmış. 1927’de milletvekili
seçilen yazarımız, daha sonradan, âşık olduğu yazı çizi işine ayırmış bütün
zamanını. Türkçenin sadeleşmesini savunan bir dizi yazı kaleme alan Necib Âsım,
İstanbul Üniversitesi’nde Türkoloji kürsüsünü kuran ve Türk Dili Tarihi’nin ilk
profesörü olan bir isimdir. “Kitap”, işte böylesine önemli bir bilimadamının
eseridir.
Kendimi kitapsever,
hatta kitapperest olarak adlandıran ben, açıkça söylemek gerekirse, “Kitap”
adını taşıyan bu eserden şimdiye dek haberim olmamasının utancını yaşıyorum şu
günlerde. Gerçi, bunda benim cehaletimin payı büyük ölçüde olmakla birlikte;
işi gücü -doğal olarak- edebiyat olan, edebiyat dergilerinde ve gazetelerin
kültür sanat eklerinde köşeleri bulunan edebiyat sanatçılarının payı da, bence
azımsanmayacak ölçüdedir…(Üstad Doğan
Hızlan, “Çalıntı Kitap Deposu” kitabındaki aynı isimli denemesinde,Necib Âsım’ın “Kitap”ını anmıştır.) Neyse,
şikayeti bırakıp, yazıma döneyim.
“Kitap”ı, yeni
kurulan bir yayınevi olan “Büyüyenay Yayınları” yayımlamış. (Mayıs 2012) Bu
eser, yayınevinin yayımladığı ilk kitap aynı zamanda. Bir yayınevi için
böylesine önemli ve güzel bir eserle yayın hayatına başlamak hem çok prestijli,
hem de riskli: Prestijli, çünkü çok iyi bir eser; ama aynı zamanda riskli,
çünkü yayınevinin daha sonradan yayımlayacağı her kitap, doğal olarak, ilk
yayımladıkları eserle mukayese edilecektir. “Büyüyenay Yayınları”, deyiş yerindeyse,
kaliteli eserler yayımlamaya yazgılıdır artık…
“Kitap”ın yeni
harflere aktarımını (transkripte edilmesini), Prof. Dr. Orhan Okay Hoca kontrol
etmiş. [Önsöz’de, “metnin çevirisi” denmiş ama bu, yanlış bir kelime tercihi
olsa gerektir: Çeviri, iki farklı dil arasında olur; oysa burada, aynı dil
(Türkçe), fakat farklı yazı karakterleri/harfleri arasında aktarım yapılmış:
Eski yazı (Osmanlıca harfler)Türkçeden, yeni yazı (Lâtin harfleri) Türkçeye.]
Necib Âsım’ın
“Kitab”ı, daha önce de yeni harflere aktarılmış: İletişim Yayınları,
kuruluşlarının onuncu yılı şerefine, 1993 yılında, bu kitabı basmış. Ben o
baskıyı maalesef görmediğim için, kalitesi hakkında bir yorumda bulunamayacağım
ama özel bir yıldönümünde bastıklarına göre, güzeldir diye tahmin ediyorum.
(İçeriğiyle ilgili birkaç eleştiri yazısı okudum.) Büyüyenay ismindeki bu bebek
yayınevinin yayımladığı baskı, daha kapağıyla çarpıyor insanı. Yayınevini
kutlamak lâzım: Gerek kapağı, gerekse içeriğiyle (sayfa kalitesi, göz yormayan
renk seçimleri, rahat okutan harf boyutu ve satır araları, kitabı yayına
hazırlayan Ali Yıldız’ın açıklayıcı dipnotları ve kitapta geçen isim, kavram,
mekân ve olaylara dâir, Mustafa Kirenci’nin hazırladığı yüz yirmi sayfalık
“Açıklamalar” bölümüyle), enfes bir kitap olmuş… Kitabın fizikî kalitesi ve
güzelliği hakkında vereceğim şu misal, beni (ve benim gibi olan
kitapperestleri) bilenler için, yeterli bir delil olacaktır kanaatindeyim:
Okuduğum tüm kitapların altını çizen, sağına soluna notlar alan bendeniz, bu
kitabı çizmek şöyle dursun, ilk sayfasına adımı dahi yazmaya kıyamadım.
“KİTAP”IN HARİTASINI ÇIKARISAK:
“Kitap”ı yayıma
hazırlayan Ali Yıldız’ın kitaba yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, kitap
hakkında bilgi sahibi olmak ve düşünmek için önemli bir müracaat kitabıdır”
(s.9) dediği bu eser, yirmi beş bölümden meydana gelmiş. Necib Âsım, “Kitap”ını
(ki, orijinal adı “Kitap” değil, “Kitab”dır.), “giriş” denilebilecek
“Mukaddime” ve okuyucularına (“Kârîine”) hitap kısmından sonra, ilk yazı
olarak, kitabın tarihiyle açıyor. Bu yazısında, kitabın tarih ve vasıflarına
temas ettikten sonra, “Yazı”ya geçiyor ve bizler, kitabı vücuda getiren
yazı’nın tarihine ve çeşitlerine dalıyoruz. Peki, yazı neden mürekkep? Elbette
harflerden. “Elifbâ” isimli üçüncü bölümde de, alfabeyi öğreniyoruz. Bu bölümde
kısaca; dilbilgisine/imlâya, körler alfabesine (“Âmâlar Elifbâsı”) [Braille
alfabesi –O.Üçer]; İbrânî, Yunan ve Romalıların, kendi alfabelerinde bulunan
harflere sayı değerleri verip , harf rakamları (“Erkâm-ı Harfiye”) kullandığı
bahsinden başlayarak, rakamların tarihine değiniyor.
Dördüncü bölümde,
bu harfleri yazacağımız gereçlere geliyoruz; yani, “Malzeme-i Tahrîriyye”ye.
Burada, en ilkelinden en modernine kadar (kitabın yazıldığı dönemdeki
modernlikten söz ediyorum elbette), yazı gereçleri anlatılıyor.
BİR SANAT OLARAK YAZI
Artık, kitabı
yazacak malzemelere sahibiz. Sıra geldi, “Yazma
Eserler”e; beşinci bölümün konusuna yani. Necib Âsım, bizi, Mısır mezarında
bulunan papirüs üzerindeki , cenaze merasimine âit yazmalara götürüyor ve
yolculuğumuzun başlangıç noktası burası oluyor. Antik medeniyetleri dolaşa
dolaşa, elyazmalarının pek az olduğunu söylediği Roma’ya, oradan da –artık,
Cengiz Han gibi, Hülâgû gibi, Timur gibi, “erbâb-ı şiddet”ten ve İspanya
yangınlarından ne kalmışsa geriye-, İslâm dünyasındaki kütüphanelere uğruyoruz.
[Bu kısımda, Vatikan’dan sonra en fazla kitaba sahip olan “İspanya Escorial
Kütüphanesi”ni (Manastır kütüphanesi
–O.Üçer) öğreniyoruz. Elli bin cilt gibi muazzam bir sayıda elyazması eser
koleksiyonu olan bu kütüphanenin sırrı, ağır cezâî yaptırımlarıdır: Papa
Gregory, buradan elyazması kitap çalanların aforoz edilmesini emretmiştir.
(s.300-301)] Bu kısmın sonunda, güzel yazıya da temas ettikten sonra, sonraki
bölümde, kıpkısa da olsa, “Unvân-ı Kütüp” dediği, kitapların
adlarına/künyelerine şöyle bir göz attırıp, elimizden tuttuğu gibi, kitap
meraklılarının arasına atar bizi Necib Âsım.
BİBLİYOFİL Mİ,
BİBLİYOMAN MI?
Kitap meraklılarını iki sınıfa ayırır
Necib Âsım: “Muhibbân-ı Kütüp” (kitapseverler) ve “Mecânîn-i Kütüp” [kitap
delileri ya da benin kendime verdiğim, aynı zamanda, internetteki bloğumun da
ismi olan “Kitappesest” (ler)]. İnsan bu bölümleri okuyunca sormadan edemiyor,
“Acaba ben hangi kategorideyim?” diye. Gerçi, kitap âşıkları kendilerini az çok
bilirler… Necib Âsım’ın yaptığı ayrımı dikkate alırsak, kendimizi, kitapsever
olarak tanımlamamız gerekecektir ama; en azından, ‘prestij’ olarak zorunlu
hissederiz kendimizi ilk gruba girmeye! Şöyledir bu fark: “Kitap delileri,
kitap muhiblerine (kitapseverlere) benzemezler. Bunlar yalnız kitap toplamak
isterler. Bunlarla, mesela posta pulu, kundura, çubuk, suffe, yumurta toplama
merakında olanlar arasında bir fark yoktur.” (s.128)
Necib Âsım, bize,
Saint-Simon’un hâtırâtından şu vakâyı nakleder: “Kont İstre” adındaki birinin
şahsi kitabı, 52.500 cilt gibi muazzam bir sayıyı bulduğu hâlde, bu adam, elifi
görse mertek sanacak kerte câhildir; ismini dahi yazamaz! Herhâlde bu da
patolojik bir vakâ oluyor artık…
Bu bölümde,
İngiliz ve Alman kitapseverlerin kendi aralarında karara vardıkları; “yatakta
okunmayacak, kenarına notlar yazılmayacak, yapraklar kıvrılmayacak, sayfaları
çevirmek için parmaklar ıslatılmayacak, yerken ve içerken okunmayacak, kitap
üzerine aksırılmayacak… “ gibi, onlarca katı kurallar var ki, okuyunca, “kitap
mı okuyacağız, yoksa, başına bir şey gelirse bir devletin mahvolmasına sebep
olacak bir emanet mi teslim alacağız?” dedirtti bana. Hele hele, nasıl bir
hayâlgücünün ürünü olduğuna karar veremediğim, evlere şenlik, “kedi veya
çocukların arkasından kitap atılmayacak” hükmü yok mu! (s.120)
“KİTAP”TAKİ DİĞER
KONULAR VE “KİTAP FALCILIĞI”
Yukarıda
anlattıklarımı takip eden bölümleri kısacak özetlemem gerekirse: “Takdime-i
Âsar”da, kitapların ithaf edilmesinden; “Kitap-hâne”de, içlerinde Ninova,
Babil, Bergama, İskenderiye gibi meşhur kütüphanelerden ve hangi ülkede kaç
kütüphane ve kitap olduğundan; “Kıraat-ı Umûmiyye”de, topluluğa (açık veya
kapalı alanlarda) kitap okumanın tarihçesinden; “Hâfız-ı Kütüp”te, ‘kitap
koruyucuları’ dediği kütüphane memurlarından; “İlm-i Esâmi-î Kütüp”te,
bibliyografi ilminden; “Kitapçılık”ta, mâlûm sanattan; “Kitap Falcılığı”ında,
ilginç bir fal türünden (işte bu bölüm çok enteresan; misal, Ortaçağ’da, kitap
falcılığının Yahudiler arasında yaygın olduğunu söylemiş. Yöntem şu: Tevrat’tan
rastgele bir sayfa açılır ve bilinmek istenen neyse, ona ulaşmaya çalışılır.);
“Kütüb-i Memnûa” (Yasak Kitaplar)’da, tarih boyunca yasaklanan kitaplardan ve
kitap yakma (“ihrâk-ı kütüb”) faciasından; “Kitaplar Ne Yolda Te’lif Ediliyor
(Yazılıyor)?”da, haklı bir sorudan; “Tercüme”de, çeviri sanatının zorluğundan;
“İhtisâr-ı Kütüp”te, büyük kitapların özet (muhtasar) hâllerinden; “Hangi Kitapları
Okumalı?”da, bugün de şikayetçi olduğumuz bir dertten; “Kitaplara Mükâfat”ta,
hâlâ sürmekte (ve talep edilmekte) olan, maddi ve manevi ödüllerden;
“Tıbâ’at”ta, Gutenberg’den itibaren çeşitlenen baskı tekniklerinden; “Yazı
Bilgiçliği”nde, bugün dünyada ve ülkemizde hakkında kitaplar yazılan,
‘elyazısından karakter tahlil etme’ işinden; “İmza”da, tarih boyunca imza
anlayışıyla, Türk ve Çin âdeti olan, -imza atamayanların yaptığı- parmak basma
eyleminden; “Mühür”de, Tevrat’tan başlayarak [Firavun’un Yusuf peygambere,
Mısır’ın idaresini verdiğini sembolize eden mühür-yüzüğü vermesi (Tekvin,
41/42) ve Süleyman’ın Mührü (Magen David –O.Üçer) gibi], bir iktidar sembolü
olarak mühürden bahseder ve nihayet, “Kitapların Sonu” bölümüyle, bu güzel
eserini hitâma erdirmiş, yani bir anlamda ‘mühürlemiş’ olur.
Belli: Necib
Âsım’ın “Kitap” ismindeki bu muhteşem eseri, başucu, hattâ baştâcı kitaplarım
arasına girdi. Okuyacak olan bütün kitapseverler için de böyle olacağına eminim…
Bugün (22 Ağustos 2012), Orhan Seyfi Orhon'un 40. vefât yıldönümü... Doğum ve ölüm yıldönümleri, bir sanatçıyı anmak ve anımsatmak için, iyi fırsatlardır bana göre. Facebook sayfamda, yazarlarımızı, bu özel günlerde anmaya çalışıyorum. (Bugün, Turgut Uyar'ın da vefât yıldönümü aynı zamanda.) Orhan Seyfi Orhon'u, sevdiğim bir şiiri olan "Annemle Hasbihâl"iyle yâd etmek istedim. Kitaplığımın şiir bölümünden, Everest Yayınları'nın, ilk baskısını 2007'de yaptığı "Orhan Seyfi Orhon-Bütün Şiirleri" kitabını alıp, ilgili şiiri buldum. (Bendeki nüshâ, Eylül 2008'de yapılan 3. baskısı. "Annemle Hasbihâl" şiiri, bu baskının 75 ve 76. sayfalarında.) Şiirin sondan bir önceki dörtlüğünü okurken, bir tuhaflık olduğunu sezdim: Daha önce okuduklarıma benzemiyordu. Maalesef, Orhan Seyfi Orhon'un kitaplarından herhangi birinin ilk basım(lar)ı kitaplığımda olmadığı için, karşılaştırma yapamadım. Onun yerine, pek güvenmesem de, intermete başvurdum. Birkaç meşhûr şiir sitesinde "Annemle Hasbihâl"i buldum ve hissettiğim o tuhaflığın ne olduğunu gördüm: Bu kitapta, şiirin orijinalinde olan (ya da olduğunu sandığım; ama herhâlde o şiir siteleri şiire fazladan bir dörtlük eklemeyeceklerdir?) bir kıtanın olmadığını gördüm. Bu yanlışın nedeni, editoryal dikkatsizlik midir, yoksa eski kitaplardaki hatânın tekrârı mıdır, bilmiyorum; ama ikincisi de, birincisine (editoryal dikkatsizliğe) girer sanırım?
"Annemle Hasbihâl" şiirinin orijinali şu:
Anne, zannetme ki günler geçti de
Değişti evvelki hissim gitgide!
Bir hırçın çocuğum, değişmez huyum;
Seneler geçse de ben yine buyum!
Senden umuyorum tesellî yine!
Bugün şefkatine, muhabbetine
Zanneder misin ki yok ihtiyâcım?
Belki eskisinden daha muhtâcım!
Dünyanın tükenmez kederlerinden
Kalbim kırılsa da böyle derinden,
Hayâtım büsbütün ye'se kapılmaz.
Tesellî bulurum içimde biraz
O derin sevgini hatırlarım da!
Her gece hıçkıran dudaklarımda
Hasretle anılan senin adın var.
Anne, hayâtımda bir tek kadın var;
Beni aldatmadı, sevdi dâimâ!
Gittikçe rûhumu saran bu hummâ
Başka sevgilerden yâdigâr, anne!
Sevmeyen sevenden bahtiyâr, anne!
Sorma ki: başımdan çok şey geçti mi?
Ah, eğer anlatsam sergüzeştimi!
Nasıl terk edildim, nasıl atıldım;
Anne aldatıldım, ah aldatıldım,
Belki her zamandan fazla severken.
Bir lâhza bahtiyar olayım derken,
Bilmezsin kaç gece böyle ağladım!
Şimdi tecrübem var, artık anladım:
Aşk, o bir masalmış, yalanmış meğer!
Seven bir kalp için sığınılacak yer
Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş.
İnsanlar ne kadar merhametsizmiş.
Everest Yayınları'nın yayımladığı kitapta, "Sorma ki: başımdan çok şey geçti mi? / Ah, eğer anlatsam sergüzeştimi!" dizelerinden sonra, olması gereken "Nasıl terk edildim, nasıl atıldım; / Anne aldatıldım, ah aldatıldım, / Belki her zamandan fazla severken. / Bir lâhza bahtiyar olayım derken," dörtlüğü atlanıp, diğer mısrâlara geçilmiş.
Dediğim gibi, bu yanlışlığın nereden kaynaklandığını bilmiyorum ama benim gibi bir okur bile bu garâbeti fark edebiliyorsa, kitabı yayıma hazırlayanların daha dikkatli olması gerekirdi, diye düşünüyorum.
[Bu
yazı, AKŞAM KİTAP'IN Ağustos 2012 târihli 19. Sayı'sında
yayımlanmıştır.]
“en taze rakıların
en
ıssız kuytularından
sırılsıklam tefrikalar çıkaran
mahmud
yesârî bey’i
kim
arar, kim sorar”
(Attilâ
İlhan’ın “Kim Arar, Kim Sorar” şiirinden)
Bu
yazımda, 16 Ağurtos 1945’te kaybettiğimiz yazarımız Mahmut Yesârî’den ve onun
“Yakacık Mektupları” adlı eserinden bahsetmeye çalışacağım. Bu vesileyle,
vefatının altmış yedinci yıldönümünü olan içinde bulunduğumuz2012’nin Ağustos ayında, bu yazarımızı anmış
ve belki de hatırlatmış olacağım…
Üstad
Behçet Necatigil’in sıkça başvurduğumkitapları, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” ve “Edebiyatımızda Eserler
Sözlüğü”dür. Zikrettiğim kaynaklardan ilkine, “Edebiyatımızda İsimler
Sözlüğü”ne,“Merhum Necatigil, Mahmut
Yesârî için ne yazmış?” diye baktığımda, şunu gördüm: “İstanbul Lisesi’nde
okurken, resme olan yeteneği dolayısıyla devlet hesabına Avrupa’ya gidiyordu
ki, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Mahmut Yesârî, Güzel Sanatlar Akademisi’ne
girdi; sonra da Avrupa’ya değil,yedek
subay olarak Çanakkale’ye gitti. Savaş bitince İstanbul’a döndü, basın hayatına
atıldı. Geçimini kalemiyle sağladı. Otuz yılı aşkın sürekli çalışması sonunda,
Yakacık Sanatoryumu’nda veremden öldü. Çamlıca’da, Çakaldağı[ndaki] âile
mezarlığına gömülü.” (Varlık Yayınları, 1985)
Hattat Yesârî Mehmed Esad’ın torunu, hattat
Yesârîzâde Mustafa İzzet’in oğlu olan Mahmut Yesârî, soyadını , sol eliyle
yazdığı için Yesâri lâkabı ile anılan hattat dedesinden alır. [Arapça bir
kelime olan “Yesar”, “sol taraf”, “sol” anlamlarına gelmektedir.(Bkz: İlhan Ayverdi, “Kubbealtı
Lûgatı/Misalli Büyük Türkçe Sözlük”, cilt 3, sayfa 3459) Ziyaret etmek
isteyenler olur diye şu notu da düşeyim: Murat Belge’nin “İstanbul Gezi
Rehberi” kitabının 202. Sayfasında (İletişim Yayınları, 2008) yazdığına göre,
hattat Yesârîzâdeler, Fatih Câmiî haziresinde medfundurlar.]
Yakacık Mektupları adlı eser; Çoban Yıldızı, Çulluk, Pervin Abla, Ak Saçlı
Genç Kız, Geceleyin Sokaklar, Bağrıyanık Ömer, Kırlangıçlar, Su Sinekleri,
Bahçemde Bir Gül Açtı, Kalbimin Suçu, Ölünün Gözleri, Tipi Dindi, Sevda
İhtikârı, Aşk Yarışı, Bir Kadın Geçti, Kanlı Sır, Yakut Yüzük, Dağ Rüzgârları
vb gibi, onlarca kitap yazmış olan Mahmut Yesârî’nin, “anı-hikâye”
diyebileceğim, temiz ve selis bir Türkçeyle yazılmış bir kitabı: Yakacık
Mektupları, Çaprazın Romanı, Bir Keçiye Bir Adam, Kahvecinin Derdi, Kür
Saatleri, Düğünsüz Köy, Ziyaret Günleri, Akşam Garipliği (“Sabahları iyi, hem
çok iyi!... Ama bu saatler yok mu? Bu saatler çok fena!” Bu hikâyeye yürek
dayanmaz!), Hasta Arkadaşım, Beklenen Dostlar, Bir Kahkahanın Suçu, Yaşamak
Kaygısı isimli on iki kısa hikâyeden; daha doğrusu, “anı-hikâyeden” oluşuyor:
Hayatını, yakalandığı verem hastalığı nedeniyle Yakacık Sanatoryumu’nda yitiren
Mahmut Yesârî’nin; çoğunlukla acı, azıcık neşeli, bazen de tarji-komik
“anı-hikâyeler”i. Tıpkı hayat gibi…
Selim
İleri, Yesârî’nin yazı sanatını “Mahmut Yesârî'nin romancılık anlayışı Hüseyin
Rahmi'den uzak izdüşümlerle, Reşat Nuri yatkınlığı ve Aka Gündüz kardeşliğiyle,
okura roman sanatını âdeta bir an önce sevdirmek arzusunda odaklandırılabilir.”
diyerek tanımlar. Ardından da ekler:“O
yıllarda böylesi romancılara 'halk romancısı' denmiş. Romanın, roman okumanın
toplum hayatına, ferdin hayatına anlam katacağına gerçekten güvenilmiş.” (Selim
İleri, “Unuttuğumuz Mahmut Yesârî, 11 Nisan 2009, Zaman) İleri, aynı yazısında,
Yesârî’nin eserleri arasında en sevdiğinin, Yakacık Mektupları olduğunu söyler:
“En sevdiğim Mahmut Yesârî kitabı ise Yakacık Mektupları'dır. 1938'de ilk
basımı yapılan, öyküler, gözlemler, izlenimler derlemesi, adından da
anlaşılabileceği gibi, o zamanki sayfiye yöresi Yakacık'ın, bu arada Yakacık
Sanatoryumu'nun topografyasını çıkarır. Yakacık, dingin, pastoral bir görünümle
anılmıştır. Yakacık Mektupları'nda, vereme yakalanmış küçük bir çocuğun
bekleyişini, yalnızlık acısını dile getiren ‘Akşam Garipliği’ öyküsü, bence,
edebiyatımızın en yalın, en dokunaklı öykülerinden biridir. Sadece ‘Akşam
Garipliği’ Mahmut Yesarî'yi yarın da okunur kılacak.”
Edebiyatımızın kilometre taşlarını bilen ve
her fırsatta anan bir yazar olan Selim İleri’nin, 23 Mart 2012 tarihli “Yitik Yesârî”
(Radikal Kitap) yazısının sonundaki tesbit ve uyarı ile bitiriyorum yazımı: “ ‘Yakacık Mektupları’ küçük bir başyapıttır. Her türlü
abartıdan uzak, içe işleyici, ‘hasta insan’ın ruh dünyasını yansıtmak açısından
‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ kadar derin... İşte sönüp gitmiş ‘Yakacık
Mektupları’. Mahmut Yesârî’nin dergilerde, gazetelerde kalmış sayısız güzel
yazısı var. Kim okuyacak, kim okur kaygısıyla günümüz yayıncılarının hiç yüz
vermeyeceği yazılar. Fakat yazık ediliyor. Benden söylemesi, yitik Mahmut
Yesârî bir definedir.”
[Bu yazı, AKŞAM KİTAP'IN Temmuz 2012 târihli 18. Sayı'sında
yayımlanmıştır.]
Ağlama Duvarı (İbrânicesi, “HaKotel
HaMa'aravi “ / “Batı Duvarı”), mâlûm olduğu gibi, Yahudîlerin kutsal
saydıkları Süleyman Mâbedi’nden (İbrânicesi, “Bet Amikdaş”) kalan tek duvardır.
A. Nûrullah Barıman’ın, Gözlem Yayınları’ndan çıkan “İsrâil-Arap Sorunu”
kitabının onuncu sayfasında yazdığa göre, “Bu duvara ‘Ağlama Duvarı’ denmesinin
nedeni, Yahudî özgürlüğünün bir sembolü olan ilk mâbedin ayakta kalmış bu tek
duvarının önüne gelip, Mûsevîlerin özgürlük için ağlamalarıdır. Bugün artık
Yahudîler burada ağlamıyor, sâdece dileklerinin gerçekleşmesi için adak
adıyorlar.”
Reşat
Enis’in bu romanının, bildiğimiz Ağlama Duvarı’yla alâkası yok. Yazar, bu iki
kelimeyi çok güzel bir deyim ve mecaz olarak kullanmış: “Bu roman, önünde
sosyal ve moral sefâletimize ağlayacağımız bir duvardır.” demiş.Romanı okuduğumuz vakit, isminin ve bu
açıklamanın hakkını dolu dolu verdiğini görüyoruz.
Romanın,
öyle uzun boylu anlatılacak dallı budaklı bir konusu yok: Başkişisi Selâmi’nin
başından geçenler eşliğinde (ya da o olaylar aracı kılınarak), bireylerdeki ve
toplumdaki her türden kötülükler, bir belgesel gibi ‘oynatılır’. Bizler bu
esnâda, Selâmi’nin, sırasıyla; köy öğretmeni, gazeteci, işsiz, mâliyeci, liman
işçisi ve nihâyet, zengin bir müteahhit oluşuna tanık oluruz. Bu son evreyle
birlikte, romanın başından beri dürüstlüğü, erdemi savunan Selâmi’nin, kapacağı
ihâlelerin hayâliyle iktidarla, güç odaklarıyla yaptığı flörtü seyredip, o eski
hâlinden eser kalmadığını hazinle seyrederiz. Maddî zenginliklerin arkasındaki
kirli işleri görürüz. (Bu arada, gazetelerin manşetlerinin iktidarların lehine
ya da aleyhine olmasının büyük belirtilerinden birinin de, alınacak ihâlelere
bağlı olduğunu öğreniriz.)
“Fragman-roman” diye bir terim var mı bilmiyorum, ama varsa, bu terim,
Ağlama Duvarı romanı için çok müsâit.Binbir Gece Masalları gibi, parça parça hikâyelerden, gazetecilik terimi
anlamında ‘olay’lardan oluşan bu kitap, başı-sonu belli bütün bir olaydan
değil; toplumdaki çarpıklıkları, fakirlik ve yolsuzlukları göstermek/sergilemek
için anlatılan –âdeta-anekdotlardan
müteşekkil… Sanırım, Reşat Enis’in gazeteci olması, böyle bir ‘yöntem’
tutmasında etken olmuş.Üslûbu savruktur
Reşat Enis’in. Romanda anlatılan olayların hemen hepsi, hatırlamalara ve
tesâdüflere dayanır. Tesâdüfün bir ‘metod’ olarak bu kadar fazla kullanıldığı
başka bir roman, yok denecek kadar azdır zannederim. Ömer Türkeş, Şubat 2003
târihli Virgül dergisinde (sayı 59), Reşat Enis’in eserlerini yayım sırasına
göre verirken, üslûp mevzuuna da temas etmiştir: “Reşat Enis, hiçbir romanında
biçimle ilgilenmemiştir; baştan aşağıya içeriktir o. Ancak hakkâniyetli olmak
gerekirse, yazdığı metinlerin o dönemde ilgi, heyecan ve tartışma yarattığını
söylemeliyim.…Art arda yayımlanan Kanun Namına (1932), Gonk
Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935), Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1937),
Toprak Kokusu (1944), Ekmek Kavgamız (1947), Ağlama Duvarı (1949), Yol Geçen
Hanı (1951), Despot (1957) ve Sarı İt (1968) ile büyük bir okuyucu kitlesine
ulaşan, ama belki de muhalif kimliği nedeni ile Milli Eğitim müfredâtına hiçbir
zaman dâhil edilmeyen, kitapları artık sahaf raflarında bile yer almayan ve
böylelikle belleklerden silinip giden Reşat Enis, Evrensel Basım Yayın
tarafından hazırlanan diziyle yeniden katıldı aramıza...” [Evrensel Basım Yayın, on yıl
önce başladığı bu diziyi, üç kitapla noktalamış görünmektedir. –Orçun ÜÇER]
Reşat
Enis’i, Attilâ İlhan çok yazmış. (O yazıları, “Hangi Edebiyat” kitabındadır
bugün.) Selim İleri de zaman zaman yazar; ondan başka anan da pek yok
artık.Oysa, vakt-i zamanında, Refik
Hâlid’inden Nâzım Hikmet’ine, Hâlide Edib’inden Suat Derviş’ine, Hüseyin Câhit
Yalçın’ına varıncaya kadar, kendisine övgüler düzülmüş bir yazardır.Nâzım Hikmet, “Afrodit Buhurdanında Bir
Kadın” (1939) romanı için “Türk edebiyatının temel taşı.” demiştir. Hâlide
Edib, “Toprak Kokusu” (1944) romanı için “Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nden daha
güçlü bir eser”; “Despot” (1957) romanı için de “Eser, dünya çapındadır.”
diyerek, övgülerini dilegetirmiştir. [Reşat Enis, Türk edebiyatında bir ‘ilk’in
de yazarıdır: Selim İleri’nin “Perisi Kaçmış Yazılar” (İyi Şeyler Yayıncılık,
1996) kitabındaki Reşat Enis’e dâir “Kimse Hatırlamıyor!” yazısından
öğrendiğimize göre, “Türk romanında açıkça dilegetirilebilmiş ilk travesti”,
Reşat Enis’in 1952 târihli “Yolgeçen Hanı” romanındanır.]
Attilâ İlhan’ın Reşat Enis için yazdığı
iki yazı vardır ki, kanaatimce, yüzlerce, binlerce çoğaltılıp, duvarlara
yapıştırılmalıdır: 1987’de yazdığı “Cinâyet Bu Be!” yazısıyla, 1990’da yazdığı
“Kim Okur, Kim Dinler?”. Yazımı, Attilâ İlhan’ın ilk yazısındaki şu haklı
cümlelerle bitiriyorum:
“…Niye böyle yapıyoruz? Niye ıkına sıkıla iki uzun hikâye yazabilmiş bir
züppeye, büyük romancı diye sayfalar ayırıp, özel sayılar düzenliyoruz da,
yaşadığı dönemin toplumsal ve bireysel panoromasını bir düzine ‘baba’ romanla
çizmiş bir ‘kalem erbâbını’, böyle hiçe sayıyoruz. Cinâyet bu be!”