17 Eylül 2012 Pazartesi

SOLMAZ HANIM, KİMSESİZ OKURLAR İÇİN


     "Geçtiğimiz yıl sessiz sedâsız bir biçimde yayımlanan 'Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin', benim en çok keyif aldığım romanlardan biriydi. Selim İleri, 'Okurlara' adlı giriş bölümünde, gördüğü ilgisizliğe sitem ederek başladığı hikâyesinde, Solmaz Hanım'ın ve onun sağ görüşlü bir sosyalbilimci olan babasının trajedisini anlatırken, özellikle 1960'lara kadar olan yıllardaki devlet ideolojisini ve toplumsal hayâtı çok iyi sergiliyor. Olayların cereyân ettiği târih ve mekân, insan tipleri, siyâsî dalgalanmalar, Türkçülüğün ırkçılıkla yer değiştirmesi gibi motiflerin hepsini, bu kısa değerlendirme içerisine katmak mümkün değil; ama bu romanı sevmemin asıl nedeni, Selim İleri'nin, Solmaz Hanım'la kurduğu ilişki oldu. Pek az metinde, yazarla kahramânı arasında böylesine bir yakınlık görülebilir. İleri, fazla göze batmayacak bir biçimde, zaman zaman hikâyeye katılıyor ve okuyucunun; yalnızlığa boğulmuş, giderek aklını yitirme noktasına gelmiş, hayâtı umutsuzca değiştirmeye çalışan bu kadını, daha derinden kavramasına yardımcı oluyor.
     " 'Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin', sevgi ve sevgisizliğe dair yakıcı bir roman."


[Ömer Türkeş, "2000 Yılı Romanları", Virgül, Şubat 2001, sayı 38, sayfa 39-40]

14 Eylül 2012 Cuma

HAKİKİ TÜRK DEDEKTİFİ: RIDVAN SÂDULLAH


   [Bu yazı, AKŞAM KİTAP dergisinin 14 Eylül 2012 Cumâ târihli 20. sayısında yayımlanmıştır.]

     Akşam Kitap’ın geçen ayki sayısında (Ağustos 2012, sayı 19), Erol Üyepazarcı üstâdımızın “Çok Bilinen Kalemlerden Az Bilinen Polisiyeler” başlığıyla yayımlanan yazısını –her yazısı gibi- zevkle  ve çok şeyler öğrenerek okudum. Yazısındaki “…
ünlü tiyatro yazarı Cevat Fehmi Başkut ise çok başarılı bir polisiye roman olan ‘Valide Sultan’ın Gerdanlığı’nı yazacaktır.” cümlesinde durakladım. Bu roman hakkında, daha önce de bir iki övgü duymuştum. Roman, yaklaşık bir yıl evvel, düzenli olarak iştirâk ettiğim bir kitap müzâyedesinde satışa sunulmuş; bendeniz de almıştım. İşte bir yıldır kitaplığımda yatan ve tarafımdan okunmayı bekleyen bu romanı kıraat etmek, Erol Üyepazarcı’nın “çok bşarılı bir polisiye roman” tesbitini okuduktan sonra, elzem olmuştu. Eseri, büyük bir zevkle okudum…

     Cevat Fehmi Başkut’u, “Paydos” ve “Buzlar Çözülmeden” adlı piyeslerinden tanıyordum. “Buzlar Çözülmeden”, çok beğendiğim bir eserdir. Bu oyun, iki kere filme de alınmış: İlki, Nejat Saydam’ın rejisörlüğünde, 1965 yılında; ikincisi ise Kartal Tibet’in yönetmenliğinde, 1986’da. Nejat Saydam, eserin ismine sâdık kalırken, Kartal Tibet, “Deli Deli Küpeli”yi tercih etmiş. İlkinin başrolünde Fikret Hakan, diğerinde Kemal Sunal oynamış. Benim kanaatime (ya da zevkime) göre, ilk film çok başarılı. Fikret Hakan, oyunculuğuyla –âmiyâne tâbirle- âdetâ ‘döktürmüş’.

     Behçet Necatigil’in “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”nden naklediyorum: “1905’te doğan Cevat Fehmi Başkut, Eyüp Rüştüyesi’nde ve İstanbul Sultânîsi’nde okudu. 1928’de başladığı gazetecilik hayatından, Cumhuriyet gazetesinde yazı işleri müdürü iken, 1963’te ayrıldı. Feriköy mezarlığında gömülü. Basılan ilk kitabı, “Geceleri Bizi Kimler Bekliyor?” adlı bir röportaj dizisi olmuştu (1933). “Kadın Bir Defa Sever”, “Dişi Aslan” adında iki roman, birkaç da polis romanı (“Valde Sultanın Gerdanlığı” 1954) yayımlamıştı. (Necatigil, “birkaç” adet polis romanı yazdığını söylemiş; fakat, bildiğim kadarıyla, tek polisiye romanı; hattâ tek romanı vardır Başkut’un. –O. ÜÇER) Oyun yazarlığına 1942’de başladı. Konularını gündelik hayattan, olay ve insanlar arasındaki gülünç çatışmalardan alan, kişilerini genellikle ahlâk açısından eleştiren komedileriyle tanındı. “Paydos” (1948) en ünlü oyunudur.”

     İşte, 1954 yılında Harman Yayınevi tarafından yayımlanan “Valde Sultanın Gerdanlığı” adlı polis romanı (ya da eski tâbirle, “zâbıta romanı”), Cevat Fehmi’nin, -oyunları kadar meşhur olmayan- çok güzel bir romanıdır. Bu roman hakkında, Selim İleri, “Cevat Fehmi Başkut” adlı yazısında "...Cevat Fehmi'nin bir de 'Valde Sultanın Gerdanlığı' adlı polisiye romanını, birkaç kez, tat alarak okumuşumdur. ..." diye söz etmiştir. [Selim İleri’nin bu yazısı, 2003 yılında Doğan Kitap’tan çıkan “Uzak, Hep Uzak” adlı deneme kitabındadır. (s.75) ]

     Tartışmasız, polisiye roman konusunda bir numaralı isim olan üstâd Erol Üyepazarcı’nın , Oğlak Yayıncılık tarafından 2008 senesinde neşredilen, iki ciltlik (1150 sayfalık!) “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes! / Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü (1881-2006)” isimli o anıtsal eserinde, Cevat Fehmi’nin bu romanından da –doğal olarak- bahseder: “Cevat Fehmi Başkut’un polisiye romanının kahramanı Rıdvan Sâdullah, zengin bir adamdır, polisiye olaylara meraklıdır, pek çok olayın çözümünde polise yardım ettiğinden, her esrarlı olayda kendisine başvurulmaktadır; yâni, İstanbul’un bir nevî Sherlock Holmes’üdür. Cevat Fehmi ise, onun umumî vekilidir. Birlikte yaşarlar ve o da Doktor Watson rolünü üstlenir. Zaten olay Cevat Fehmi’nin ağzından anlatılır.

     ‘Valde Sultanın Gerdanlığı’, klâsik anlamda tam bir ‘katil kim?’ romanıdır. Kurgu, olayların gelişimi ve sonuç başarılı bir biçimde düzenlenmiştir. Eski mâbeyncilerden Hüsnü Bey’in şüpheli intiharı, sonra Başkomiser Osman’ın ricâsıyla olayı inceleyen Rıdvan Sâdullah’ın olayın cinâyet olduğunu ortaya çıkarması, suçun birileri tarafından Hüsnü Bey’in genç karısı Nâzan ile akrabaları İhsan’ın üzerine yıkılmak istenmesi, bu arada, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın, Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’a hediye ettiği çok kıymetli bir gerdanlığın, 31 Mart Olayı sonunda Yıldız Sarayı yağmalanırken, Nâzan’ın babasının eline geçtiği rivâyeti, olayları iyice karıştıracaktır. Bu arada, Nâzan ve İhsan’ın kaybolmaları, Nâzan’ın ablası Kevser’in Büyükada’da bir otelde ölürülmesi ve ertesi gün cesedinin morgdan çalınması ise Başkomiser Osman’ın deyişiyle, işleri arapsaçına çevirecektir. Bütün bu olaylar içinde Rıdvan Sâdullah, yalnızca akıl yürütmesiyle olayları sıraya sokacak ve sürpriz bir finalle, asıl katilleri suçüstü yakalayacaktır.” (s.345-346)

     BİR TÜYO

     Romanı bulup da okuyacak olanlar, 110. sayfadaki şu cümleyi mantıkî bir şekilde kurup, burada saklı olan şifreyi belki de çözebileceklerdir: “Ara-nakışlı-rafında-kraliçenin-merdivenle-lâal-zâviyede-renkli-devvâr-ettiği-dolabın-hediye-gerdanlığı.”

     Açıkçası, işin aslını öğrenince, bu cinâyetlere hak verilebilir diye de düşündürüyor Cevat Fehmi. Kitabın başına epigraf olarak aldığı (ayrıca, sayfa 149’daki “5.” bölümün de adı olan) şu Fransız darbımeseli, bu romanın “ana fikrini” teşkîl ediyor: “Bir cinâyet, ekseriyâ daha büyük cinâyetlere tekaddüm eder.”

     YAYINCILARA VE YÖNETMENLERE ÇAĞRI

     Sonuç olarak, şunu söylemeliyim: “Hakiki Türk dedektifi” (s.41) Rıdvan Sâdullah’ı ve yardımcısı Cevat Fehmi’yi çok severek okudum. Keşke, bu türde tek romanla yetinmeseydi Cevat Fehmi Başkut. Yayıncılar bu kitabı keşfetmelidirler. Hayır, “sanat açısından” değil; çok şükür (!) kimsede böyle bir ‘kaygı’ yok. Bu kitapta “iş var”; yâni “ekmek yedirir.” Konu sıkıntısı çeken yönetmenler için de güzel bir “ganimet” bence.

    

13 Eylül 2012 Perşembe

HALDUN TANER'DEN, EDEBİYATA DÂİR


     Yaşar Nâbi, edebiyatçılarımızın cevaplaması üzerine anket soruları hazırlamış ve bu soruları, bugün artık hepsi klâsik mertebesinde olan yazarlarımıza göndermiş. Bu sorular, Varlık Yayınları'ndan "Edebiyatçılarımız Konuşuyor" adıyla, 1953 yılında yayımlanmış. Soruların yöneltiği sanatçılar arasında, Haldun Taner de var.
     Haldun Taner'in, o ankete verdiği cevaplardan son ikisini, önemli olduğu gerekçesiyle, buraya naklediyorum:

Soru: Bugünkü edebiyatımız hakkında hükmünüz?
Cevap: Kanaatimce, bugünküler dünkülerden çok daha iyi yazıyorlar. Teşbihte hatâ olmaz derler; ben eskileri, kafe şantanlarda, keman çalan routine sâhibi, tekniği kusursuz, fakat müptezel ifâdeli kemancılara benzetiyorum. Şimdikilerde ise, belki ne routine, ne de teknik var; fakat tonlarında, yay çekişlerinde, hakîkî bir violonist, hakîkî bir sanatkâr klâsı kendini belli ediyor. Şunu tavzîh edeyim ki, eskilerden kastım, M. Ş. Esendal gibi, bugünkü genç hikâyeci neslinin öncülüğünü yapmış şahsiyetler değil, ısıtıp ısıtıp ayni şeyleri önümüze süren, hem de ayni şekilde süren profesyonel muharrirlerdir. Mâmâfih, nankör olmayalım. Onlar öyle yazmasa idiler, bugünküler böyle yazamazdılar.

Soru: Edebiyatımızın gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Cevap: Hebbel, sanatkârı ipek böceğine benzetmişti. <Pamuklu çamaşırlar moda olmakla, ipek böceği nasıl koza yapmaktan vazgeçmezse, sanatkâr da, rağbete filân kulak asmayıp, kendi köşesinde bildiği gibi kozasını yapmalıdır.> der. Eskiden çok beğendiğim bu söze, şimdi pek iştirâk edemiyorum. Sanatkâr ne evliyâdır, ne insan-üstü bir varlık. Ferâgatin de bir haddi olmak iktizâ eder. Hiç alâka görmeyen bir sanatkârdan ben pek iyi bir şeyler çıkacağını sanmıyorum. Halkla, geniş okuyucu kitlesi ile ilk temas şarttır. Okuyucusu üç bini aşmayan dergiler bu işe kâfi gelmiyor. İstedikleri, biraz hüsniniyet gösterebildikleri ve gerçek sanatkârları, içi geçmiş kof kıymetlere tercih edebildikleri gün, gazeteler bu fonction'u çok daha iyi başarabilirler. Neşriyat müdürlerinin dillerine doladıkları <Ne yapalım, halk öylesinden hoşlanıyor.> tevîli, ancak halkın önüne daha iyisini sürüp, menfî netîce aldıktan sonra meşrû olabilir. Bence genç istidatların çoğunu daha başlangıçta kırıp gücendiren, işte bu inatçı -ve hattâ mürettep diyebileceğim- alâkasızlıktır.[Not: İmlâya -"şapka" dışında- müdâhale etmedim. -O. Üçer]

5 Eylül 2012 Çarşamba

KİTAPLAR "KİTAP"I


                    [Bu yazı, 5 Eylül 2012 târihli ŞALOM GAZETESİ'nde yayımlanmıştır.]

Sanırım, kitapseverlerin en çok sevecekleri eser, sevdikleri nesne, yani kitap üzerine yazılmış olan bir eser olacaktır. [Kitaba ‘nesne’ demekle haksızlık, hatta hakaret etmiş olabilir miyim? Bu soruyu, işin ehline; yani, eski tâbirle “mecânin-i kütüb” denilen kitap delilerine (bibliyomanlara) yöneltmek gerekir!]

     Bugüne kadar, kitaplar üzerine çokça yazıldı. Bu konuda, benim bildiğim ve okuduğum kitaplar şunlar: “Geceleyin Kütüphane” (Alberto Manguel), “Kitabın Tarihi” (Albert Labarre), “Kütüphane” (Enis Batur), “Kütüphanelerin Hikâyesi” (Fred Lerner), “Kayıp Kütüphaneler/Antikiteden Günümüze Yok Olan Koleksiyonlar” (James Raven), “Antikçadan Günümüze Her Yönüyle Kitabın Tarihi” (Svend Dahl). [Prof. Dr. Hüsrev Hâtemî Hocamız, “Çelebi Bizi Unutma” kitabındaki “Ya Kebikec” yazısında, Muzaffer Gökman adlı bir yazarın, 1966 yılında yayımlanan “Evimizin Kütüphanesi” kitabından söz eder. Bu kitabı da bulursam okumak isterim… ] Yalnız, şunu söylemeliyim ki, benim favori kitabım, son okuduğum ve bu yazının da konusu olan “Kitap” adlı eser oldu… [Ayrıca, “Kitap”ı yayıma hazırlayan Ali Akyıldız’ın yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, Türkçede, konusu kitap, kitabın tarihi olan tek telif eser olma hususiyetini el’an (hâlâ) muhafaza etmektedir.” (s.10) bilgisi de var.]

     “Kitap”ın yazarı, şimdilerde adını çoklarının hatırlamadığı  Necib Âsım (Yazıksız). Bir kitap âşığı olan Necib Âsım, orijinal adı “Kitap” değil “Kitab” olan eserini, eski tarihle 1311 (1893) senesinde yayımlatmış. Telif ve tercüme olarak, yirmi küsur eseri bulunan Necib Âsım, 1861’de Kilis’te doğmuş. Kuleli Askerî İdâdîsi (Lisesi) ve Harbiye Mektebi’ni bitirmiş. Askerî okullarda Türkçe, Fransızca ve tarih dersleri hocalığı yaptıktan sonra, albay rütbesiyle emekliye ayrılmış. 1934 yılında “Yazıksız” soyadını alan Necib Âsım, Meşrûtiyet’ten sonra, İstanbul Üniversitesi’nde (o zamanlar, İstanbul Dârülfünûnu’dur ismi) hocalık yapmış. 1927’de milletvekili seçilen yazarımız, daha sonradan, âşık olduğu yazı çizi işine ayırmış bütün zamanını. Türkçenin sadeleşmesini savunan bir dizi yazı kaleme alan Necib Âsım, İstanbul Üniversitesi’nde Türkoloji kürsüsünü kuran ve Türk Dili Tarihi’nin ilk profesörü olan bir isimdir. “Kitap”, işte böylesine önemli bir bilimadamının eseridir.

     Kendimi kitapsever, hatta kitapperest olarak adlandıran ben, açıkça söylemek gerekirse, “Kitap” adını taşıyan bu eserden şimdiye dek haberim olmamasının utancını yaşıyorum şu günlerde. Gerçi, bunda benim cehaletimin payı büyük ölçüde olmakla birlikte; işi gücü -doğal olarak- edebiyat olan, edebiyat dergilerinde ve gazetelerin kültür sanat eklerinde köşeleri bulunan edebiyat sanatçılarının payı da, bence azımsanmayacak ölçüdedir…  (Üstad Doğan Hızlan, “Çalıntı Kitap Deposu” kitabındaki aynı isimli denemesinde,  Necib Âsım’ın “Kitap”ını anmıştır.) Neyse, şikayeti bırakıp, yazıma döneyim.

     “Kitap”ı, yeni kurulan bir yayınevi olan “Büyüyenay Yayınları” yayımlamış. (Mayıs 2012) Bu eser, yayınevinin yayımladığı ilk kitap aynı zamanda. Bir yayınevi için böylesine önemli ve güzel bir eserle yayın hayatına başlamak hem çok prestijli, hem de riskli: Prestijli, çünkü çok iyi bir eser; ama aynı zamanda riskli, çünkü yayınevinin daha sonradan yayımlayacağı her kitap, doğal olarak, ilk yayımladıkları eserle mukayese edilecektir. “Büyüyenay Yayınları”, deyiş yerindeyse, kaliteli eserler yayımlamaya yazgılıdır artık…

     “Kitap”ın yeni harflere aktarımını (transkripte edilmesini), Prof. Dr. Orhan Okay Hoca kontrol etmiş. [Önsöz’de, “metnin çevirisi” denmiş ama bu, yanlış bir kelime tercihi olsa gerektir: Çeviri, iki farklı dil arasında olur; oysa burada, aynı dil (Türkçe), fakat farklı yazı karakterleri/harfleri arasında aktarım yapılmış: Eski yazı (Osmanlıca harfler)Türkçeden, yeni yazı (Lâtin harfleri) Türkçeye.]

     Necib Âsım’ın “Kitab”ı, daha önce de yeni harflere aktarılmış: İletişim Yayınları, kuruluşlarının onuncu yılı şerefine, 1993 yılında, bu kitabı basmış. Ben o baskıyı maalesef görmediğim için, kalitesi hakkında bir yorumda bulunamayacağım ama özel bir yıldönümünde bastıklarına göre, güzeldir diye tahmin ediyorum. (İçeriğiyle ilgili birkaç eleştiri yazısı okudum.) Büyüyenay ismindeki bu bebek yayınevinin yayımladığı baskı, daha kapağıyla çarpıyor insanı. Yayınevini kutlamak lâzım: Gerek kapağı, gerekse içeriğiyle (sayfa kalitesi, göz yormayan renk seçimleri, rahat okutan harf boyutu ve satır araları, kitabı yayına hazırlayan Ali Yıldız’ın açıklayıcı dipnotları ve kitapta geçen isim, kavram, mekân ve olaylara dâir, Mustafa Kirenci’nin hazırladığı yüz yirmi sayfalık “Açıklamalar” bölümüyle), enfes bir kitap olmuş… Kitabın fizikî kalitesi ve güzelliği hakkında vereceğim şu misal, beni (ve benim gibi olan kitapperestleri) bilenler için, yeterli bir delil olacaktır kanaatindeyim: Okuduğum tüm kitapların altını çizen, sağına soluna notlar alan bendeniz, bu kitabı çizmek şöyle dursun, ilk sayfasına adımı dahi yazmaya kıyamadım.

 “KİTAP”IN HARİTASINI ÇIKARISAK:

     “Kitap”ı yayıma hazırlayan Ali Yıldız’ın kitaba yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, kitap hakkında bilgi sahibi olmak ve düşünmek için önemli bir müracaat kitabıdır” (s.9) dediği bu eser, yirmi beş bölümden meydana gelmiş. Necib Âsım, “Kitap”ını (ki, orijinal adı “Kitap” değil, “Kitab”dır.), “giriş” denilebilecek “Mukaddime” ve okuyucularına (“Kârîine”) hitap kısmından sonra, ilk yazı olarak, kitabın tarihiyle açıyor. Bu yazısında, kitabın tarih ve vasıflarına temas ettikten sonra, “Yazı”ya geçiyor ve bizler, kitabı vücuda getiren yazı’nın tarihine ve çeşitlerine dalıyoruz. Peki, yazı neden mürekkep? Elbette harflerden. “Elifbâ” isimli üçüncü bölümde de, alfabeyi öğreniyoruz. Bu bölümde kısaca; dilbilgisine/imlâya, körler alfabesine (“Âmâlar Elifbâsı”) [Braille alfabesi –O.Üçer]; İbrânî, Yunan ve Romalıların, kendi alfabelerinde bulunan harflere sayı değerleri verip , harf rakamları (“Erkâm-ı Harfiye”) kullandığı bahsinden başlayarak, rakamların tarihine değiniyor.

     Dördüncü bölümde, bu harfleri yazacağımız gereçlere geliyoruz; yani, “Malzeme-i Tahrîriyye”ye. Burada, en ilkelinden en modernine kadar (kitabın yazıldığı dönemdeki modernlikten söz ediyorum elbette), yazı gereçleri anlatılıyor.


BİR SANAT OLARAK YAZI

     Artık, kitabı yazacak malzemelere sahibiz. Sıra geldi,                 “Yazma Eserler”e; beşinci bölümün konusuna yani. Necib Âsım, bizi, Mısır mezarında bulunan papirüs üzerindeki , cenaze merasimine âit yazmalara götürüyor ve yolculuğumuzun başlangıç noktası burası oluyor. Antik medeniyetleri dolaşa dolaşa, elyazmalarının pek az olduğunu söylediği Roma’ya, oradan da –artık, Cengiz Han gibi, Hülâgû gibi, Timur gibi, “erbâb-ı şiddet”ten ve İspanya yangınlarından ne kalmışsa geriye-, İslâm dünyasındaki kütüphanelere uğruyoruz. [Bu kısımda, Vatikan’dan sonra en fazla kitaba sahip olan “İspanya Escorial Kütüphanesi”ni  (Manastır kütüphanesi –O.Üçer) öğreniyoruz. Elli bin cilt gibi muazzam bir sayıda elyazması eser koleksiyonu olan bu kütüphanenin sırrı, ağır cezâî yaptırımlarıdır: Papa Gregory, buradan elyazması kitap çalanların aforoz edilmesini emretmiştir. (s.300-301)] Bu kısmın sonunda, güzel yazıya da temas ettikten sonra, sonraki bölümde, kıpkısa da olsa, “Unvân-ı Kütüp” dediği, kitapların adlarına/künyelerine şöyle bir göz attırıp, elimizden tuttuğu gibi, kitap meraklılarının arasına atar bizi Necib Âsım.

BİBLİYOFİL Mİ, BİBLİYOMAN MI?

     Kitap meraklılarını iki sınıfa ayırır Necib Âsım: “Muhibbân-ı Kütüp” (kitapseverler) ve “Mecânîn-i Kütüp” [kitap delileri ya da benin kendime verdiğim, aynı zamanda, internetteki bloğumun da ismi olan “Kitappesest” (ler)]. İnsan bu bölümleri okuyunca sormadan edemiyor, “Acaba ben hangi kategorideyim?” diye. Gerçi, kitap âşıkları kendilerini az çok bilirler… Necib Âsım’ın yaptığı ayrımı dikkate alırsak, kendimizi, kitapsever olarak tanımlamamız gerekecektir ama; en azından, ‘prestij’ olarak zorunlu hissederiz kendimizi ilk gruba girmeye! Şöyledir bu fark: “Kitap delileri, kitap muhiblerine (kitapseverlere) benzemezler. Bunlar yalnız kitap toplamak isterler. Bunlarla, mesela posta pulu, kundura, çubuk, suffe, yumurta toplama merakında olanlar arasında bir fark yoktur.” (s.128)

     Necib Âsım, bize, Saint-Simon’un hâtırâtından şu vakâyı nakleder: “Kont İstre” adındaki birinin şahsi kitabı, 52.500 cilt gibi muazzam bir sayıyı bulduğu hâlde, bu adam, elifi görse mertek sanacak kerte câhildir; ismini dahi yazamaz! Herhâlde bu da patolojik bir vakâ oluyor artık…

     Bu bölümde, İngiliz ve Alman kitapseverlerin kendi aralarında karara vardıkları; “yatakta okunmayacak, kenarına notlar yazılmayacak, yapraklar kıvrılmayacak, sayfaları çevirmek için parmaklar ıslatılmayacak, yerken ve içerken okunmayacak, kitap üzerine aksırılmayacak… “ gibi, onlarca katı kurallar var ki, okuyunca, “kitap mı okuyacağız, yoksa, başına bir şey gelirse bir devletin mahvolmasına sebep olacak bir emanet mi teslim alacağız?” dedirtti bana. Hele hele, nasıl bir hayâlgücünün ürünü olduğuna karar veremediğim, evlere şenlik, “kedi veya çocukların arkasından kitap atılmayacak” hükmü yok mu! (s.120)   

KİTAP”TAKİ DİĞER KONULAR VE “KİTAP FALCILIĞI”

     Yukarıda anlattıklarımı takip eden bölümleri kısacak özetlemem gerekirse: “Takdime-i Âsar”da, kitapların ithaf edilmesinden; “Kitap-hâne”de, içlerinde Ninova, Babil, Bergama, İskenderiye gibi meşhur kütüphanelerden ve hangi ülkede kaç kütüphane ve kitap olduğundan; “Kıraat-ı Umûmiyye”de, topluluğa (açık veya kapalı alanlarda) kitap okumanın tarihçesinden; “Hâfız-ı Kütüp”te, ‘kitap koruyucuları’ dediği kütüphane memurlarından; “İlm-i Esâmi-î Kütüp”te, bibliyografi ilminden; “Kitapçılık”ta, mâlûm sanattan; “Kitap Falcılığı”ında, ilginç bir fal türünden (işte bu bölüm çok enteresan; misal, Ortaçağ’da, kitap falcılığının Yahudiler arasında yaygın olduğunu söylemiş. Yöntem şu: Tevrat’tan rastgele bir sayfa açılır ve bilinmek istenen neyse, ona ulaşmaya çalışılır.); “Kütüb-i Memnûa” (Yasak Kitaplar)’da, tarih boyunca yasaklanan kitaplardan ve kitap yakma (“ihrâk-ı kütüb”) faciasından; “Kitaplar Ne Yolda Te’lif Ediliyor (Yazılıyor)?”da, haklı bir sorudan; “Tercüme”de, çeviri sanatının zorluğundan; “İhtisâr-ı Kütüp”te, büyük kitapların özet (muhtasar) hâllerinden; “Hangi Kitapları Okumalı?”da, bugün de şikayetçi olduğumuz bir dertten; “Kitaplara Mükâfat”ta, hâlâ sürmekte (ve talep edilmekte) olan, maddi ve manevi ödüllerden; “Tıbâ’at”ta, Gutenberg’den itibaren çeşitlenen baskı tekniklerinden; “Yazı Bilgiçliği”nde, bugün dünyada ve ülkemizde hakkında kitaplar yazılan, ‘elyazısından karakter tahlil etme’ işinden; “İmza”da, tarih boyunca imza anlayışıyla, Türk ve Çin âdeti olan, -imza atamayanların yaptığı- parmak basma eyleminden; “Mühür”de, Tevrat’tan başlayarak [Firavun’un Yusuf peygambere, Mısır’ın idaresini verdiğini sembolize eden mühür-yüzüğü vermesi (Tekvin, 41/42) ve Süleyman’ın Mührü (Magen David –O.Üçer) gibi], bir iktidar sembolü olarak mühürden bahseder ve nihayet, “Kitapların Sonu” bölümüyle, bu güzel eserini hitâma erdirmiş, yani bir anlamda ‘mühürlemiş’ olur.

     Belli: Necib Âsım’ın “Kitap” ismindeki bu muhteşem eseri, başucu, hattâ baştâcı kitaplarım arasına girdi. Okuyacak olan bütün kitapseverler için de böyle olacağına eminim…

22 Ağustos 2012 Çarşamba

ORHAN SEYFİ ORHON'UN "BÜTÜN ŞİİRLERİ" (EVEREST YAYINLARI) KİTABINA BİR ÎTİRÂZ

  
       Bugün (22 Ağustos 2012), Orhan Seyfi Orhon'un 40. vefât yıldönümü... Doğum ve ölüm yıldönümleri, bir sanatçıyı anmak ve anımsatmak için, iyi fırsatlardır bana göre. Facebook sayfamda, yazarlarımızı, bu özel günlerde anmaya çalışıyorum. (Bugün, Turgut Uyar'ın da vefât yıldönümü aynı zamanda.) Orhan Seyfi Orhon'u, sevdiğim bir şiiri olan "Annemle Hasbihâl"iyle yâd etmek istedim. Kitaplığımın şiir bölümünden, Everest Yayınları'nın, ilk baskısını 2007'de yaptığı "Orhan Seyfi Orhon-Bütün Şiirleri" kitabını alıp, ilgili şiiri buldum. (Bendeki nüshâ, Eylül 2008'de yapılan 3. baskısı. "Annemle Hasbihâl" şiiri, bu baskının 75 ve 76. sayfalarında.) Şiirin sondan bir önceki dörtlüğünü okurken, bir tuhaflık olduğunu sezdim: Daha önce okuduklarıma benzemiyordu. Maalesef, Orhan Seyfi Orhon'un kitaplarından herhangi birinin ilk basım(lar)ı kitaplığımda olmadığı için, karşılaştırma yapamadım. Onun yerine, pek güvenmesem de, intermete başvurdum. Birkaç meşhûr şiir sitesinde "Annemle Hasbihâl"i buldum ve hissettiğim o tuhaflığın ne olduğunu gördüm: Bu kitapta, şiirin orijinalinde olan (ya da olduğunu sandığım; ama herhâlde o şiir siteleri şiire fazladan bir dörtlük eklemeyeceklerdir?) bir kıtanın olmadığını gördüm. Bu yanlışın nedeni, editoryal dikkatsizlik midir, yoksa eski kitaplardaki hatânın tekrârı mıdır, bilmiyorum; ama ikincisi de, birincisine (editoryal dikkatsizliğe) girer sanırım?

     "Annemle Hasbihâl" şiirinin orijinali şu:

Anne, zannetme ki günler geçti de
Değişti evvelki hissim gitgide!
Bir hırçın çocuğum, değişmez huyum;
Seneler geçse de ben yine buyum!
Senden umuyorum tesellî yine!
Bugün şefkatine, muhabbetine
Zanneder misin ki yok ihtiyâcım?
Belki eskisinden daha muhtâcım!
Dünyanın tükenmez kederlerinden
Kalbim kırılsa da böyle derinden,
Hayâtım büsbütün ye'se kapılmaz.
Tesellî bulurum içimde biraz
O derin sevgini hatırlarım da!
Her gece hıçkıran dudaklarımda
Hasretle anılan senin adın var.
Anne, hayâtımda bir tek kadın var;
Beni aldatmadı, sevdi dâimâ!
Gittikçe rûhumu saran bu hummâ
Başka sevgilerden yâdigâr, anne!
Sevmeyen sevenden bahtiyâr, anne!

Sorma ki: başımdan çok şey geçti mi?
Ah, eğer anlatsam sergüzeştimi!
Nasıl terk edildim, nasıl atıldım;
Anne aldatıldım, ah aldatıldım,
Belki her zamandan fazla severken.
Bir lâhza bahtiyar olayım derken,
Bilmezsin kaç gece böyle ağladım!
Şimdi tecrübem var, artık anladım:
Aşk, o bir masalmış, yalanmış meğer!
Seven bir kalp için sığınılacak yer
Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş.
İnsanlar ne kadar merhametsizmiş.
     Everest Yayınları'nın yayımladığı kitapta, "Sorma ki: başımdan çok şey geçti mi? / Ah, eğer anlatsam sergüzeştimi!" dizelerinden sonra, olması gereken "Nasıl terk edildim, nasıl atıldım; / Anne aldatıldım, ah aldatıldım, / Belki her zamandan fazla severken. / Bir lâhza bahtiyar olayım derken," dörtlüğü atlanıp, diğer mısrâlara geçilmiş.

     Dediğim gibi, bu yanlışlığın nereden kaynaklandığını bilmiyorum ama benim gibi bir okur bile bu garâbeti fark edebiliyorsa, kitabı yayıma hazırlayanların daha dikkatli olması gerekirdi, diye düşünüyorum.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

YAKACIK MEKTUPLARI




                                             YAKACIK MEKTUPLARI




[Bu yazı, AKŞAM KİTAP'IN Ağustos 2012 târihli 19. Sayı'sında yayımlanmıştır.]

      “en taze rakıların
      en ıssız kuytularından
       sırılsıklam tefrikalar çıkaran
       mahmud yesârî bey’i
       kim arar, kim sorar”
     (Attilâ İlhan’ın “Kim Arar, Kim Sorar” şiirinden)
     Bu yazımda, 16 Ağurtos 1945’te kaybettiğimiz yazarımız Mahmut Yesârî’den ve onun “Yakacık Mektupları” adlı eserinden bahsetmeye çalışacağım. Bu vesileyle, vefatının altmış yedinci yıldönümünü olan içinde bulunduğumuz  2012’nin Ağustos ayında, bu yazarımızı anmış ve belki de hatırlatmış olacağım…
     Üstad Behçet Necatigil’in sıkça başvurduğum  kitapları, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” ve “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü”dür. Zikrettiğim kaynaklardan ilkine, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”ne,  “Merhum Necatigil, Mahmut Yesârî için ne yazmış?” diye baktığımda, şunu gördüm: “İstanbul Lisesi’nde okurken, resme olan yeteneği dolayısıyla devlet hesabına Avrupa’ya gidiyordu ki, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Mahmut Yesârî, Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi; sonra da Avrupa’ya değil,  yedek subay olarak Çanakkale’ye gitti. Savaş bitince İstanbul’a döndü, basın hayatına atıldı. Geçimini kalemiyle sağladı. Otuz yılı aşkın sürekli çalışması sonunda, Yakacık Sanatoryumu’nda veremden öldü. Çamlıca’da, Çakaldağı[ndaki] âile mezarlığına gömülü.” (Varlık Yayınları, 1985)
      Hattat Yesârî Mehmed Esad’ın torunu, hattat Yesârîzâde Mustafa İzzet’in oğlu olan Mahmut Yesârî, soyadını , sol eliyle yazdığı için Yesâri lâkabı ile anılan hattat dedesinden alır. [Arapça bir kelime olan “Yesar”, “sol taraf”, “sol” anlamlarına gelmektedir.  (Bkz: İlhan Ayverdi, “Kubbealtı Lûgatı/Misalli Büyük Türkçe Sözlük”, cilt 3, sayfa 3459) Ziyaret etmek isteyenler olur diye şu notu da düşeyim: Murat Belge’nin “İstanbul Gezi Rehberi” kitabının 202. Sayfasında (İletişim Yayınları, 2008) yazdığına göre, hattat Yesârîzâdeler, Fatih Câmiî haziresinde medfundurlar.]
         Yakacık Mektupları adlı eser; Çoban Yıldızı, Çulluk, Pervin Abla, Ak Saçlı Genç Kız, Geceleyin Sokaklar, Bağrıyanık Ömer, Kırlangıçlar, Su Sinekleri, Bahçemde Bir Gül Açtı, Kalbimin Suçu, Ölünün Gözleri, Tipi Dindi, Sevda İhtikârı, Aşk Yarışı, Bir Kadın Geçti, Kanlı Sır, Yakut Yüzük, Dağ Rüzgârları vb gibi, onlarca kitap yazmış olan Mahmut Yesârî’nin, “anı-hikâye” diyebileceğim, temiz ve selis bir Türkçeyle yazılmış bir kitabı: Yakacık Mektupları, Çaprazın Romanı, Bir Keçiye Bir Adam, Kahvecinin Derdi, Kür Saatleri, Düğünsüz Köy, Ziyaret Günleri, Akşam Garipliği (“Sabahları iyi, hem çok iyi!... Ama bu saatler yok mu? Bu saatler çok fena!” Bu hikâyeye yürek dayanmaz!), Hasta Arkadaşım, Beklenen Dostlar, Bir Kahkahanın Suçu, Yaşamak Kaygısı isimli on iki kısa hikâyeden; daha doğrusu, “anı-hikâyeden” oluşuyor: Hayatını, yakalandığı verem hastalığı nedeniyle Yakacık Sanatoryumu’nda yitiren Mahmut Yesârî’nin; çoğunlukla acı, azıcık neşeli, bazen de tarji-komik “anı-hikâyeler”i. Tıpkı hayat gibi…

     Selim İleri, Yesârî’nin yazı sanatını “Mahmut Yesârî'nin romancılık anlayışı Hüseyin Rahmi'den uzak izdüşümlerle, Reşat Nuri yatkınlığı ve Aka Gündüz kardeşliğiyle, okura roman sanatını âdeta bir an önce sevdirmek arzusunda odaklandırılabilir.” diyerek tanımlar. Ardından da ekler:  “O yıllarda böylesi romancılara 'halk romancısı' denmiş. Romanın, roman okumanın toplum hayatına, ferdin hayatına anlam katacağına gerçekten güvenilmiş.” (Selim İleri, “Unuttuğumuz Mahmut Yesârî, 11 Nisan 2009, Zaman) İleri, aynı yazısında, Yesârî’nin eserleri arasında en sevdiğinin, Yakacık Mektupları olduğunu söyler: “En sevdiğim Mahmut Yesârî kitabı ise Yakacık Mektupları'dır. 1938'de ilk basımı yapılan, öyküler, gözlemler, izlenimler derlemesi, adından da anlaşılabileceği gibi, o zamanki sayfiye yöresi Yakacık'ın, bu arada Yakacık Sanatoryumu'nun topografyasını çıkarır. Yakacık, dingin, pastoral bir görünümle anılmıştır. Yakacık Mektupları'nda, vereme yakalanmış küçük bir çocuğun bekleyişini, yalnızlık acısını dile getiren ‘Akşam Garipliği’ öyküsü, bence, edebiyatımızın en yalın, en dokunaklı öykülerinden biridir. Sadece ‘Akşam Garipliği’ Mahmut Yesarî'yi yarın da okunur kılacak.”
      Edebiyatımızın kilometre taşlarını bilen ve her fırsatta anan bir yazar olan Selim İleri’nin, 23 Mart 2012 tarihli “Yitik Yesârî” (Radikal Kitap) yazısının sonundaki tesbit ve uyarı ile bitiriyorum yazımı: “ ‘Yakacık Mektupları’ küçük bir başyapıttır. Her türlü abartıdan uzak, içe işleyici, ‘hasta insan’ın ruh dünyasını yansıtmak açısından ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ kadar derin... İşte sönüp gitmiş ‘Yakacık Mektupları’. Mahmut Yesârî’nin dergilerde, gazetelerde kalmış sayısız güzel yazısı var. Kim okuyacak, kim okur kaygısıyla günümüz yayıncılarının hiç yüz vermeyeceği yazılar. Fakat yazık ediliyor. Benden söylemesi, yitik Mahmut Yesârî bir definedir.”

18 Temmuz 2012 Çarşamba

AĞLAMA DUVARI

                      
     


       AĞLAMA DUVARI

[Bu yazı, AKŞAM KİTAP'IN Temmuz 2012 târihli 18. Sayı'sında yayımlanmıştır.]

      Ağlama Duvarı (İbrânicesi, “HaKotel HaMa'aravi “ / “Batı Duvarı”), mâlûm olduğu gibi, Yahudîlerin kutsal saydıkları Süleyman Mâbedi’nden (İbrânicesi, “Bet Amikdaş”) kalan tek duvardır. A. Nûrullah Barıman’ın, Gözlem Yayınları’ndan çıkan “İsrâil-Arap Sorunu” kitabının onuncu sayfasında yazdığa göre, “Bu duvara ‘Ağlama Duvarı’ denmesinin nedeni, Yahudî özgürlüğünün bir sembolü olan ilk mâbedin ayakta kalmış bu tek duvarının önüne gelip, Mûsevîlerin özgürlük için ağlamalarıdır. Bugün artık Yahudîler burada ağlamıyor, sâdece dileklerinin gerçekleşmesi için adak adıyorlar.”
     Reşat Enis’in bu romanının, bildiğimiz Ağlama Duvarı’yla alâkası yok. Yazar, bu iki kelimeyi çok güzel bir deyim ve mecaz olarak kullanmış: “Bu roman, önünde sosyal ve moral sefâletimize ağlayacağımız bir duvardır.” demiş.  Romanı okuduğumuz vakit, isminin ve bu açıklamanın hakkını dolu dolu verdiğini görüyoruz.
     Romanın, öyle uzun boylu anlatılacak dallı budaklı bir konusu yok: Başkişisi Selâmi’nin başından geçenler eşliğinde (ya da o olaylar aracı kılınarak), bireylerdeki ve toplumdaki her türden kötülükler, bir belgesel gibi ‘oynatılır’. Bizler bu esnâda, Selâmi’nin, sırasıyla; köy öğretmeni, gazeteci, işsiz, mâliyeci, liman işçisi ve nihâyet, zengin bir müteahhit oluşuna tanık oluruz. Bu son evreyle birlikte, romanın başından beri dürüstlüğü, erdemi savunan Selâmi’nin, kapacağı ihâlelerin hayâliyle iktidarla, güç odaklarıyla yaptığı flörtü seyredip, o eski hâlinden eser kalmadığını hazinle seyrederiz. Maddî zenginliklerin arkasındaki kirli işleri görürüz. (Bu arada, gazetelerin manşetlerinin iktidarların lehine ya da aleyhine olmasının büyük belirtilerinden birinin de, alınacak ihâlelere bağlı olduğunu öğreniriz.)
     “Fragman-roman” diye bir terim var mı bilmiyorum, ama varsa, bu terim, Ağlama Duvarı romanı için çok müsâit.  Binbir Gece Masalları gibi, parça parça hikâyelerden, gazetecilik terimi anlamında ‘olay’lardan oluşan bu kitap, başı-sonu belli bütün bir olaydan değil; toplumdaki çarpıklıkları, fakirlik ve yolsuzlukları göstermek/sergilemek için anlatılan –âdeta-  anekdotlardan müteşekkil… Sanırım, Reşat Enis’in gazeteci olması, böyle bir ‘yöntem’ tutmasında etken olmuş.  Üslûbu savruktur Reşat Enis’in. Romanda anlatılan olayların hemen hepsi, hatırlamalara ve tesâdüflere dayanır. Tesâdüfün bir ‘metod’ olarak bu kadar fazla kullanıldığı başka bir roman, yok denecek kadar azdır zannederim. Ömer Türkeş, Şubat 2003 târihli Virgül dergisinde (sayı 59), Reşat Enis’in eserlerini yayım sırasına göre verirken, üslûp mevzuuna da temas etmiştir: “Reşat Enis, hiçbir romanında biçimle ilgilenmemiştir; baştan aşağıya içeriktir o. Ancak hakkâniyetli olmak gerekirse, yazdığı metinlerin o dönemde ilgi, heyecan ve tartışma yarattığını söylemeliyim.    Art arda yayımlanan Kanun Namına (1932), Gonk Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935), Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1937), Toprak Kokusu (1944), Ekmek Kavgamız (1947), Ağlama Duvarı (1949), Yol Geçen Hanı (1951), Despot (1957) ve Sarı İt (1968) ile büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan, ama belki de muhalif kimliği nedeni ile Milli Eğitim müfredâtına hiçbir zaman dâhil edilmeyen, kitapları artık sahaf raflarında bile yer almayan ve böylelikle belleklerden silinip giden Reşat Enis, Evrensel Basım Yayın tarafından hazırlanan diziyle yeniden katıldı aramıza...” [Evrensel Basım Yayın, on yıl önce başladığı bu diziyi, üç kitapla noktalamış görünmektedir. –Orçun ÜÇER]
     Reşat Enis’i, Attilâ İlhan çok yazmış. (O yazıları, “Hangi Edebiyat” kitabındadır bugün.) Selim İleri de zaman zaman yazar; ondan başka anan da pek yok artık.  Oysa, vakt-i zamanında, Refik Hâlid’inden Nâzım Hikmet’ine, Hâlide Edib’inden Suat Derviş’ine, Hüseyin Câhit Yalçın’ına varıncaya kadar, kendisine övgüler düzülmüş bir yazardır.  Nâzım Hikmet, “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” (1939) romanı için “Türk edebiyatının temel taşı.” demiştir. Hâlide Edib, “Toprak Kokusu” (1944) romanı için “Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nden daha güçlü bir eser”; “Despot” (1957) romanı için de “Eser, dünya çapındadır.” diyerek, övgülerini dilegetirmiştir. [Reşat Enis, Türk edebiyatında bir ‘ilk’in de yazarıdır: Selim İleri’nin “Perisi Kaçmış Yazılar” (İyi Şeyler Yayıncılık, 1996) kitabındaki Reşat Enis’e dâir “Kimse Hatırlamıyor!” yazısından öğrendiğimize göre, “Türk romanında açıkça dilegetirilebilmiş ilk travesti”, Reşat Enis’in 1952 târihli “Yolgeçen Hanı” romanındanır.]
         Attilâ İlhan’ın Reşat Enis için yazdığı iki yazı vardır ki, kanaatimce, yüzlerce, binlerce çoğaltılıp, duvarlara yapıştırılmalıdır: 1987’de yazdığı “Cinâyet Bu Be!” yazısıyla, 1990’da yazdığı “Kim Okur, Kim Dinler?”. Yazımı, Attilâ İlhan’ın ilk yazısındaki şu haklı cümlelerle bitiriyorum:
     “…Niye böyle yapıyoruz? Niye ıkına sıkıla iki uzun hikâye yazabilmiş bir züppeye, büyük romancı diye sayfalar ayırıp, özel sayılar düzenliyoruz da, yaşadığı dönemin toplumsal ve bireysel panoromasını bir düzine ‘baba’ romanla çizmiş bir ‘kalem erbâbını’, böyle hiçe sayıyoruz. Cinâyet bu be!”